1. Anasayfa
  2. Anayasa Mahkemesi Kararları

Anayasa Mahkemesi E: 2012/87 K: 2014/41 T: 27.02.2014


KARŞI OY GEREKÇESİ

 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun’un 3. maddesinin (4) numaralı fıkrasının birinci cümlesinin iptaline karar verilmiştir. Çoğunluğun iptal yönündeki görüşüne aşağıda göstereceğim nedenlerle katılmıyorum.

 İptale konu Kanun’un 3. maddesinin (4) numaralı fıkrasının birinci cümlesine göre;

 “Hazine dışındaki kamu idarelerinin mülkiyetinde bulunan taşınmazlar, bu Kanunun amaçları çerçevesinde kullanılmak üzere maliki olan kamu idarelerinin görüşü alınarak Bakanlığın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu kararıyla Bakanlığa tahsis edilerek tasarrufuna bırakılır veya Bakanlığın talebi üzerine TOKİ’ye ve idareye bedelsiz olarak devredilebilir.” denilmektedir.

 5018 sayılı Kanun’un 45. maddesinin birinci fıkrasına göre, “Hazine dışındaki kamu idarelerinin mülkiyetinde bulunan taşınmazlar” genel bütçe kapsamı dışındaki taşınmazlardır. Buna göre dava konusu birinci cümle, genel bütçe dışındaki “özel bütçeli daireler”,”düzenleyici ve denetleyici kurumlar”, ”sosyal güvenlik kurumları” ve “mahalli idareler”in mülkiyetinde bulunan taşınmazları kapsamaktadır.

 Genel olarak hazine dışındaki kamu idarelerine ait taşınmazların devir ve tahsislerinin nasıl yapılacağı 5018 sayılı Kanun’da düzenlenmiştir. Sözü edilen Kanun’un 47. maddesinin ikinci fıkrasında bahsedilen taşınmazları tahsis etmeye ve tahsisini kaldırmaya maliki olan kamu idaresi, Kanun’un 46. maddesinin birinci fıkrasında ise genel bütçe kapsamı dışındaki kamu idarelerinin her türlü taşınır ve taşınmazlarını elden çıkarmaya özel kanunlarında belirtilen organları yetkili kılınmıştır.

 Dava konusu kuralla, söz konusu idarelerin taşınmazlarının tahsis ve devri usulünde değişiklik yapılarak, bu tasarrufların taşınmazların maliki kamu idareleri yerine bakanlığın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu tarafından yapılacağı kurala bağlanmıştır. Ancak taşınmazların maliki olan kamu idareleri dışlanmamış, yapılacak işlemlerden önce onların görüşlerinin alınması gerekmiştir. Dava konusu yapılacak tahsis ve devir, Kanun’un amaçları ile sınırlandırılmıştır. Bu amaçlar ise, Kanunun uygulama alanları olan rezerv yapı alanları ya da riskli yapı alanları içerisinde olması gerekir.

 Anayasa’nın 123. maddesi “idare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir.” Hükmünü içermektedir. Buna göre iptal edilen kural “idarenin bütünlüğü ilkesinin bir gereğidir. Bu kural idari işlev gören ayrı hukuksal statülere bağlı değişik kurum ve kuruluşların bir bütün oluşturduğunu ifade etmektedir. İptal edilen kuralla kurumların ihtiyaçlarının diğer kurumlardaki atıl kalan taşınmazlardan karşılanarak ekonomiye kazandırılması sağlanmak istenmiştir.

 Anayasa Mahkemesince, kamu mallarının bir idareden diğerine devredilmesi konusunun kanun koyucunun takdir yetkisi içerisinde kaldığı şu şekilde değerlendirilmiştir.

“Anayasa’nın 123. maddesinde belirtilen idarenin bütünlüğü ilkesi gereğince devlet, mülkiyetinde bulunan kamu mallarını kendi içindeki bir kurumdan, bir başka kuruma bedelli ya da bedelsiz devredebilir. Anayasada buna engel teşkil eden herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Dolayısıyla, kanun koyucunun kamu mallarının, kamu tüzel kişiliği olsun ya da olmasın, bir idareden başka bir idareye bedelli ya da bedelsiz devredilmesi konusunda, anayasal sınırlar içinde kalmak, kamu yararı ve hizmetin gereklerini dikkate almak koşuluyla takdir yetkisi vardır.”(E:2010/82, K:2012/159, K.T:18.10.2012).

 Diğer yandan, mahalli idarelere ait taşınmazların bu idarelerin görüşü alınarak Kanun’un amaçları doğrultusunda kullanılmasına yönelik tahsis ve devirlerinin yapılmasında Anayasa’nın 127. maddesine de aykırılık söz konusu değildir.

 İdari vesayet yetkisinin kapsamını belirleme, anayasal ilkelere uygun davranmak şartıyla kanun koyucunun takdirindedir. Bu anlamda mahalli idarelerin idari ve mali özerkliği mutlak olmayıp, idarenin bütünlüğü ilkesi, kamu görevlerinde birliğin sağlanması ve toplum yararının korunması amaçlarıyla sınırlandırılabilir. Bu nedenle Anayasa’nın 127. maddesinde mahalli idarelere tanınan idari ve mali özerkliğin Anayasa’nın diğer maddeleriyle, bilhassa Anayasa’nın 123. maddesiyle birlikte değerlendirilmesi gerekir.

 Bu kapsamda kişilerin can ve mal güvenliğini korumaya yönelik düzenlemeler içeren dava konusu Kanun’un amaçları doğrultusunda kullanılmak üzere, kamuya ait taşınmazların bir bütün olarak değerlendirilerek maliklerinin görüşü alınmak suretiyle Bakanlığa tahsisinde veya TOKİ ile idareye (il özel idareleri ve belediyelere) bedelsiz olarak devrinde Anayasa’nın 127. maddesine aykırılık yoktur. “Uygun görüş”lerini almamak suretiyle kuralın mahalli idarelerin özerklik alanını sınırladığı kesin olmakla birlikte, bu sınırlamanın gözetilen meşru amaçla uyumlu olduğu açıktır.

 Öte yandan, dava konusu kural sadece mahalli idarelere ait taşınmazların Kanun’un amaçları doğrultusunda Bakanlığa tahsisini öngörmemekte, aynı zamanda diğer kamu kurumlarının mülkiyetinde bulunan taşınmazların da il özel idareleri ile belediyelere bedelsiz olarak devrine yönelik yetki vermektedir. Mahkememiz, Ankara Büyükşehir Belediyesi lehine bedelsiz olarak intifa hakkı tesis eden 5659 sayılı Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü Kuruluş Kanunu’na 5524 sayılı Kanunla eklenen ek madde 1’in iptali talebini şu gerekçeyle reddetmiştir: “Kamu kurumlarının gereksinimlerine göre bazı gayrimenkullerin kamu hizmetlerine özgülenmeleri veya özel mülkiyetlerinde bırakılmaları suretiyle farklı hukuki rejimlere bağlı tutulmalarındaki ortak amaç kuşkusuz kamu yararıdır. Bu nedenle bir kamu kurumunun tasarrufunda bulunan gayrimenkul üzerinde kamu yararı ve hizmetin gerekleri dikkate alınarak, ilgili bakanlığın uygun görüşü ile imar planlarına uygun olmak koşuluyla yol, meydan, geçit, üst geçit, tünel, dere ıslahı gibi dava konusu kuralda belirtilen yapılaşmalar için bedel alınmaksızın intifa hakkı tesis edilerek sınırlamalar getirilmesinin, her iki tarafında kamu kurumu olduğu ve idarenin bütünlüğü ilkesi de gözetildiğinde Anayasa’ya aykırı bulunmadığı sonucuna varılmıştır.” (E:2009/61, K:2011/38, K.T:10.02.2011).

 Açıklanan nedenlerle iptali istenen kuralın Anayasa’nın 123. ve 127. maddelerine aykırı olmadığından, dava konusu kuralın iptaline yönelik çoğunluk görüşüne katılmıyorum. 

Üye Burhan ÜSTÜN

KARŞI OY GEREKÇESİ

 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun’un 4. maddesinin, (3) numaralı fıkrası, “Uygulama sırasında Bakanlık, TOKİ veya İdare tarafından talep edilmesi hâlinde, hak sahiplerinin de görüşü alınarak, riskli alanlardaki yapılar ile riskli yapılara elektrik, su ve doğal gaz verilmez ve verilen hizmetler kurum ve kuruluşlar tarafından durdurulur”, kuralını içermektedir.

 Kuralla afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların iyileştirme, tasfiye ve yenileme işlemlerine tabi tutulmalarını sağlamak için bireylerin tahliyeye zorlanması amaçlanmaktadır. Afet riski altındaki alanların yeniden yapılandırılabilmesi için böyle bir zorlamada kamu yararı olduğu ve bu tür yapılarda yaşayanların başta yaşam hakkı olmak üzere çeşitli haklarının korunmasının amaçlandığı ilk anda düşünülebilir. 

 Bununla birlikte, dava konusu kuralda bir uyarı veya ihtar süreci öngörülmemiştir. Bu nedenle bireylerin, herhangi bir uyarı yapılmaksızın elektrik, su ve doğal gaz hizmetlerinden mahrum bırakılmaları söz konusu olabilecektir. 4. maddenin (3) numaralı fıkrasında sayılan hizmetlerin kesilmesi hususunda hak sahiplerinin görüşlerinin alınacağından bahsedilmekle birlikte bunun onaylarının alınmasının şart olduğu anlamına gelmediği de açık olup, buradan hareketle görüşü alınan bireylerin sınırlamadan haberdar olacağını söylemek güçtür. Üstelik hak sahiplerinin görüşünün alınması Bakanlık, TOKİ veya idare tarafından “talep edilmesi” hâlinde mümkün olacaktır. Yani ilgili kuruluşlar talepte bulunmazsa, hak sahibinin görüşü de alınmayacaktır. Uyarı olsun ya da olmasın, her durumda konutunu terk etmeyen bireylerin bunu keyiflerinden değil, bazı zorunluluklardan dolayı yaptıklarını kabul etmek gerekir. 

 Anılan yapıları hizmetlerin verilmemesi suretiyle zorlanarak anlaşma sağlanmadan tahliye etmiş olanlara başka bir yerde ikamet etmeleri veya ticari faaliyetlerini yürütmeleri için geçici konut veya işyeri tahsisi ya da kira yardımı yapılmayacaktır. Çünkü Kanun’un 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasında bu tür yardımların “anlaşma ile tahliye edilen yapıların maliklerine veya malik olmasalar bile kiracı veya sınırlı ayni hak sahibi olarak bu yapılarda ikamet edenlere veya bu yapılarda işyeri bulunanlara” yapılabileceği düzenlenmiştir. 

 Kuralın, uygulamanın tahliye ve yıktırma aşamasında bireylerin kendi iradeleriyle yapıları terk etmelerine imkân tanınan anlaşma ve süre verilmesi süreçleri geçilmeden bile elektrik, su ve doğal gaz hizmetleri verilmeyerek bireylerin zorlanmalarına imkân tanınması, makul değildir. Dava konusu kuralla tahliye ve yıkım aşamasının bu iki sürecinden de önce “tespit” aşamasında dahi anılan sınırlamanın uygulanmasına imkân tanımaktadır. 

 Anayasa’nın 56. maddesinde, “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir”, ifadesi yer alırken, 57. maddesinde de, “devletin, şehirlerin özellikleri ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alacağı” belirtilmektedir. Konut hakkının ancak sağlıklı ve temiz bir çevrede yaşama imkânı olduğunda tam olarak kullanılabileceğinden hareketle bu hakkın 56.maddedeki sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ile birlikte düşünülmesi gerekmektedir. 

 BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 11/1. maddesinde; “…Herkesin kendisi ve ailesi için beslenme, giyim ve konut dâhil, yeterli bir yaşam düzeyi ve yaşama koşullarını sürekli olarak geliştirme hakkı vardır.” şeklinde düzenleme yer almaktadır. Burada konut hakkı yeterli bir yaşam düzeyinin bir bileşeni olarak değerlendirilmektedir. Nitekim BM Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi Yaşamaya Elverişli Konut Hakkıyla ilgili yaptığı 4 No’lu genel yorumunda, elverişli konut hakkını başını sokacak bir çatı sağlayan barınakla özdeşleştirilen dar ve sınırlı bir hak olarak değil tam tersine “güvenli ve barış içinde ve insanlık onuruna sahip bir şeklide belirli bir yerde yaşama hakkı” olarak kabul etmektedir. Bu kapsamda yeterli konut, “yeterli mahremiyet, yeterli mekân, yeterli güvenlik, yeterli ısıtma, aydınlatma ve havalandırma, su, atık su ve katı atık yönetimi gibi temel altyapı hizmetleri açısından yeterli ve erişilebilir bir durumda olan konut olarak” tanımlanmaktadır.[1] Bu hak diğer birçok hakkın kullanılabilmesinin ön koşuludur çünkü elverişli bir konuta sahip olmayan bir kişinin sağlık ve eğitim gibi bazı haklara erişiminde de sorunlar yaşanabilir. Günümüzde elektrik, su ve doğal gaz hizmetlerinin verilmediği bir yapıda yaşamak insan haysiyetiyle bağdaşmaz. 

 Bir konutta yaşayanları tahliyeye zorlamak için elektrik, su ve doğal gaz hizmetlerini kesip, konutlarını şu veya bu nedenden dolayı boşaltmayı kabul etmeyenleri insan haysiyetine uymayacak bir şekilde elverişsiz koşullarda yaşamaya mecbur etmek bir sosyal hukuk devletinin yapacağı eylem değildir. Burada devlet bu konutlarda barınanlara, “ya uygunsuz şartlarda yaşa, ya da terk et” diyerek, adeta bir çeşit şantaj yapmaktadır. 

 Yukarıda belirtilen nedenlerle dava konusu kuralın anayasanın 56. ve 57. maddelerini aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.

Üye Engin YILDIRIM

KARŞIOY GEREKÇESİ

 1- 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un 4. maddesinin bir numaralı fıkrası;

6306 sayılı Kanun’un 4. maddesinin (1) numaralı fıkrası Anayasa’nın 2., 13. ve 35. maddelerine aykırı bulunarak iptal edilmiştir.

 İptal edilen kural, Bakanlık veya uygulamayı yürütmesi hâlinde TOKİ veya idarenin, riskli alanlarda, riskli yapıların bulunduğu taşınmazlarda ve rezerv yapı alanlarında 6306 sayılı Kanun kapsamındaki proje ve uygulamalar süresince her türlü imar ve yapılaşma işlemlerini geçici olarak durdurabileceğini düzenlemektedir.

 Mülkiyet hakkı, kişiye sahibi olduğu şey üzerinde “kullanma”, “ürünlerinden yararlanma” ve “tasarruf” şeklindeki yetkiler vermektedir. Bireylerin, taşınmazları üzerinde “yapı yapabilmeleri” onların mülkiyet hakkı kapsamındaki “kullanma” yetkilerinin bir gereğidir. İptale konu kural, bireylere ait taşınmaz mallar üzerindeki imar ve yapılaşma işlemlerinin durdurulmasını düzenlemekte ve dolayısı ile, bireylerin mülkiyet haklarına sınırlama getirmektedir. Kuralın madde gerekçesinde de dava konusu kuralla taşınmaz mülkiyetine kısıtlamalar getirildiği açıkça ifade edilmiştir. Ancak bu sınırlandırma, Anayasa’nın öngördüğü şekilde “yasayla” yapılmaktadır.

 Madde gerekçesinde “Madde ile Kanunun öngördüğü iyileştirme, yenileme ve dönüştürme iş ve işlemleri ile uygulamaların gerektirdiği ölçüde, taşınmaz mülkiyetine ve tasarrufuna ilişkin haklar bakımından getirilen kısıtlamalar düzenlenmektedir.” denilmiştir.

 Dava konusu kuralın içeriği ve madde gerekçesi ile Kanun’un amacı ve genel gerekçesi birlikte değerlendirildiğinde, Kanunla nihai olarak afet riski altındaki yerleşim merkezlerinin bulundukları yerde dönüştürülmeleri veya başka bir yerleşim merkezine nakledilmelerinin hedeflendiği, belirli bir plan ve program dâhilinde bütünlüklü olarak yürütülmesi gereken bu uygulamalar sırasında plan ve programa aykırı yapılaşma yapılmasını engellemek için geçici olarak uygulamaya konu alanlarda ve riskli yapıların bulunduğu taşınmazlarda imar ve yapılaşma işlemlerinin durdurulduğu anlaşılmaktadır. Böyle bir amacın “kamu yararı” taşıdığı açıktır. Nitekim AİHM de, mekansal gelişmenin karmaşık ve zor olduğu alanlarda, şehir planlarının uygulanması bakımından inşaat yasağı konulmasında kamu yararı bulunduğunu kabul etmektedir

 Son olarak ulaşılmak istenen kamu yararı ile bireyin mülkiyet hakkına getirilen sınırlama arasında adil bir denge kurulup kurulmadığına bakılması gerekir. Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki, burada Kanun kapsamındaki uygulamaların başlamasıyla birlikte kendiliğinden yürürlüğe girecek bir imar ve yapılaşma yasağı söz konusu değildir. Bakanlık veya uygulamayı yürütmesi hâlinde TOKİ veya idare tarafından gerek duyulduğunda, uygulamaların gerektirdiği ölçüde bu yasak uygulanacaktır. Diğer taraftan anılan kurum ve kuruluşlara verilen imar ve yapılaşma yasağı getirme yetkisi süreyle sınırlandırılmış olup “Kanun kapsamındaki proje ve uygulamalar süresince” anılan yetki kullanılabilecektir.

 Getirilen yasak kanun gereği kendiliğinden değil ilgili kamu kurum ve kuruluşlarının kararıyla durdurulacağından Anayasa’nın 125. maddesi uyarınca bu karara karşı yargı yoluna başvurulabilmesi mümkündür. Proje ve uygulamaların uzun sürmesi nedeniyle imar ve yapılaşma yasağının, bireylerin olağan sınırların dışında zarar görmesi hâlinde de zararlarının giderilmesi için yargı yoluna başvurulabilecektir. Dolayısıyla burada kamu ile bireyin çıkarları arasında adil dengenin kurulduğu söylenebilir.

 Kuralda, Bakanlık veya uygulamayı yürütmesi hâlinde TOKİ veya idareye verilen yetki “imar ve yapılaşma” işlemlerini geçici olarak durdurma yetkisidir. Yetkinin kapsamına “her türlü” imar ve yapılaşma işlemi dâhildir. İmar ve yapılaşmayla ilgili işlemlerin neler olduğu 3194 sayılı Kanun’da düzenlenmiştir. Buna göre, imar ve yapılaşma işlemleri genel olarak; anılan Kanun’un ikinci bölümündeki imar planlarıyla ilgili işlemler, üçüncü bölümündeki ifraz ve tevhit işlemleri, dördüncü bölümündeki yapıyla ilgili işlemler (yapı ruhsatı gibi) olarak sıralanabilir.

 Anılan yetki süreyle sınırlandırılmış olup, “Kanun kapsamındaki proje ve uygulamalar süresince” imar ve yapılaşma işlemleri durdurulabilecektir. Bu uygulamaların neler olduğu, Kanun’un ikinci bölümünün 3., 4., 5. ve 6. maddelerinde düzenlenmiştir. Bunlar; tespit, taşınmaz devri ve tescil, tasarrufların kısıtlanması, tahliye ve yıktırma ile diğer uygulama işlemleridir. Yetki, yer bakımından da sınırlandırılmıştır. Buna göre, imar ve yapılaşmayı durdurma yetkisi, Kanun kapsamında uygulama yapılabilecek yerler olan “riskli alanlarda”, “riskli yapıların bulunduğu taşınmazlarda” ve “rezerv yapı alanlarında” kullanılabilecektir.

 Bakanlığa verilen bu yetki, kamu yararının sağlanmasının yanı sıra hizmet gerekleri ve yetkiyi veren Kanun’un amacının gerçekleştirilmesi ile de sınırlıdır. Bakanlık takdir yetkisini kullanırken, hukukun genel ilkelerine ve hakkaniyete de uymak zorundadır. Her idari eylem ve işlemde olduğu gibi, Bakanlığa verilen anılan yetki kullanırken de bu genel ilkelere ve sınırlamalara uygun hareket edilmesi gerekir. Belirtilen özel ve genel sınırlamalara uygun hareket edilip edilmediği, Bakanlığa verilen yetkinin keyfi kullanılıp kullanılmadığı yargı denetimine tabidir. Anayasa’nın 125. maddesinde “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.” denilerek idarenin hukuka bağlılığı, yargı denetimi sayesinde etkili biçimde sağlanmış ve idare edilenler, idarenin kanunsuz ve keyfi davranışlarına karşı korunmuştur.

 Belirtilen hususlar dikkate alındığında, dava konusu kuralla Bakanlığa verilen yetkinin belirsiz olmadığı ve yukarıda açıklanan özel-genel sınırlamalarla çerçevesinin çizildiği anlaşılmaktadır. Diğer taraftan bireylerin, Bakanlığın keyfi işlemlerine karşı yargı yoluna başvurma imkânı da bulunmaktadır. Dolaysıyla dava konusu kuralın belirsizlik oluşturarak hukuk güvenliğini zedelediği, yürütmeye genel ve sınırları belirsiz bir düzenleme yetkisi vererek yasama yetkisini devrettiği söylenemez.

 Açıklanan nedenlerle çoğunluk görüşüne katılmıyorum.

 2- Anılan iptal davasında ayrıca 6306 sayılı Kanun’un 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının sekizinci cümlesi ile (4) numaralı fıkrasının birinci cümlesi; 5. maddesinin beş numaralı fıkrasının ikinci cümlesi; 6. Maddesinin dokuz numaralı fıkrasının ikinci cümlesi de iptal edilmiştir. Kanun’un 3. maddesinin bir numaralı fıkrasının yedinci cümlesinin ve 5. maddesinin beş numaralı fıkrasının birinci cümlesinin de 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin dört numaralı fıkrası uyarınca uygulanma imkânı kalmadığı gerekçesi ile iptaline karar verilmiştir. Sayın Zühtü ARSLAN’ın karşı oylarında, bu kurallarla ile ilgili olarak belirttiği gerekçelerle, kanunun iptal edilen 6. maddesinin onuncu fıkrası yönünden de Sayın M. Emin KUZ’un karşı oylarında, bu kural ile ilgili olarak belirttiği gerekçelerle çoğunluk görüşüne katılmıyorum.

Üye Hicabi DURSUN

KARŞIOY GEREKÇESİ 

 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un 3. maddesinin (4) numaralı fıkrasının birinci cümlesi; 5. maddesinin (5) numaralı fıkrasının ikinci cümlesi, 6. maddesinin (10) numaralı fıkrası iptal edilmiştir. Ayrıca Kanun’un 5. maddesinin (5) numaralı fıkrasının birinci cümlesinin, 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası uyarınca uygulanma imkânı kalmadığı gerekçesiyle iptaline karar verilmiştir. Aşağıdaki gerekçelerle çoğunluğun iptal yönündeki görüşlerine katılmıyoruz.

 1- Kanun’un 3. maddesinin (4) numaralı fıkrasının birinci cümlesi ile 5. maddesinin (5) numaralı fıkrasının ikinci cümlesi, Üye Zühtü ARSLAN’ın karşı oy gerekçesinde belirttiği nedenlerle Anayasa’ya aykırı değildir.

 2- 6306 sayılı Kanun’un 6. maddesinin, bu Kanun uyarınca yapılan iş ve işlemlere ilişkin olarak adrese dayalı nüfus kayıt sisteminde belirtilen adreslere yapılan tebligatın, muhataplarına yapılmış sayılmasını öngören onuncu fıkrası Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırı bulunarak iptal edilmiştir.

 Kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılacak tebligatın 7201 sayılı Kanuna tâbi olduğu ve dava konusu 6306 sayılı Kanun’a göre gerçekleştirilecek işlemlere ilişkin tebligatın da 7201 sayılı Kanun kapsamında bulunduğu tartışmasızdır. 7201 sayılı Kanun’un 10. maddesinde tebligatın, tebliğ edilecek kişinin bilinen en son adresinde yapılacağı, bilinen en son adresin tebligata elverişli olmadığının anlaşılması veya tebligatın yapılamaması hâlinde, muhatabın adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri ve adresinin en son adresi olarak kabul edileceği ve tebligatın buraya yapılacağı hükme bağlanmaktadır. İptal edilen fıkrada 7201 sayılı Kanun’un 10. maddesinde öngörülen “bilinen en son adrese” tebligat aşamasına 6306 sayılı Yasa’nın söz konusu maddesinde yer verilmeyerek tebligat sürecinin hızlandırıldığı görülmektedir.

 Kararda da belirtildiği gibi adres kayıt sistemi 5490 sayılı Kanunda düzenlenmekte ve adres bilgilerinin sürekli güncellenmesi konusunda ilgililere yükümlülükler getirilmektedir. Anılan hükümler uyarınca bilinen en son adresle, adrese dayalı nüfus kayıt sisteminde belirtilen adres arasında kural olarak bir farklılık bulunmaması gerekmektedir. Kişilerin adres değişikliklerini adres kayıt sistemine bildirmeyi unutmaları veya ihmal etmeleri yahut sistemin güncellenmesinde, idareden kaynaklanan bir gecikme olması halinde adres kayıt sisteminde belirtilen adresle, bilinen son adresin farklı olabileceği yolundaki bir varsayımla kuralın Anayasa’ya aykırı bulunması, 5490 sayılı Kanunla getirilen adres kayıt sisteminin gerekli şekilde işlemeyeceğinin kabulü anlamına gelir ki Anayasa’ya uygunluk denetiminde, kanun hükümlerinin uygulanamayacağı kabulüne dayalı bir sonuca katılmak mümkün değildir.

 Kanun’un 1. maddesine göre, Kanun’un amacı, riskli yapıları fen ve sanat norm ve standartlarına uygun hâle getirmek, bunların maliklerine sağlıklı ve güvenli yaşama çevreleri temin etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemedir.

 Şüphesiz, bunda riskli yapı maliklerinin önemli kişisel menfaatleri bulunmaktadır. Dolayısıyla, anılan amacın gerçekleştirilmesi için yapılacak iş ve işlemlere ilişkin olarak adrese dayalı nüfus kayıt sisteminde belirtilen adreslere tebligat yapılmasında anayasal sorun bulunmamaktadır.

 6306 sayılı Kanun kapsamında yapılan uygulamaların, riskli yapıların en kısa sürede tahliye edilerek yıktırılmasını hedeflediği dikkate alındığında, uygulamadan etkilenecek pek çok binanın yıkılarak oturanların başka adreslere taşınacakları; böylece bilinen son adrese tebligat yapılmaya çalışılmasının önemli zaman kaybına yol açacağı ve böylece dönüşüm amacıyla yapılacak uygulamaların hızlandırılması hedefinden uzaklaşılacağı açıktır.

 Bu itibarla, 5490 sayılı Kanun hükümlerine göre, adrese dayalı nüfus kayıt sisteminde belirtilen adresin kural olarak bilinen en son adres olması gerektiği ve dönüşümle ilgili uygulamaların pratik gerekleri de göz önünde bulundurularak kamu yararı amacıyla getirildiği açık olan kuralın hukuk devleti ilkesine ve mahkemeye erişim hakkına aykırı bir yönünün bulunmadığı sorucuna varılmaktadır. Bu nedenle söz konusu Kanun hükmü Anayasa’ya aykırı değildir.

 3- Kanun’un 5. maddesinin (5) numaralı fıkrasının ikinci cümlesi iptal edildiğinden aynı fıkranın 1. cümlesi olan “Bakanlık veya İdare tarafından yapılan yıktırmanın masrafları, ilgili tapu müdürlüğüne bildirilir.” şeklindeki hükmü 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası uyarınca uygulanma imkânı kalmadığı gerekçesiyle iptal edilmiştir.

 İlgili kuralda (m.5/5 ikinci cümle) tapu müdürlüğünün bina maliklerinin müteselsil sorumluluğunu sağlamak üzere tapu kaydı üzerinde “müşterek ipotek” koyması mülkiyet hakkına yönelik ölçüsüz bir müdahale görülerek iptal edilmiştir. Oysa 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince iptal edilen cümle, masrafların Bakanlık veya İdare tarafından ilgili maliklerden tahsil edilmesi amacıyla tapu müdürlüğüne bildirilmesine ilişkindir.

 Mahkememiz çoğunluğu “yıktırma” masraflarının maliklerden tahsilini Anayasa’ya aykırı bulmuş olsaydı bu takdirde söz konusu hükümler uygulanamaz hale gelebilirdi. Hâlbuki çoğunluk kararında, masrafların malikinden tahsili değil, “müşterek ipotek” koymak suretiyle tahsili Anayasa’ya aykırı bulunmuştur. Bu da Bakanlığın veya İdarenin yapılan masrafları ilgili tapu müdürlüğüne bildirmesine ilişkin hükmü uygulanamaz hâle getirmemektedir.

 Açıklanan nedenlerle, dava konusu kuralların iptaline yönelik çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.

Üye Celal Mümtaz AKINCI  Üye Muammer TOPAL

KARŞI GÖRÜŞ

 16.5.2012 tarihli ve 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un bazı madde ve fıkralarının Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle iptali istenmiştir. Mahkememiz çoğunluğu tarafından, aşağıda belirtilen hükümlerin de iptaline karar verilmiştir. Ancak aşağıda açıklanan nedenlerle belirtilen hükümlerin Anayasa’ya aykırı olduğu ve iptali sonucuna katılmamız mümkün olmamıştır: 

 1- 6306 sayılı Kanun’un 3. maddesinin birinci fıkrasının sekizinci cümlesinin iptali istenmiştir. İptali istenen cümlenin de bulunduğu birinci fıkra şu şekildedir: “(1) Riskli yapıların tespiti, Bakanlıkça hazırlanacak yönetmelikte belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde masrafları kendilerine ait olmak üzere, öncelikle yapı malikleri veya kanuni temsilcileri tarafından, Bakanlıkça lisanslandırılan kurum ve kuruluşlara yaptırılır ve sonuç Bakanlığa veya İdareye bildirilir. Bakanlık, riskli yapıların tespitini süre vererek maliklerden veya kanuni temsilcilerinden isteyebilir. Verilen süre içinde yaptırılmadığı takdirde, tespitler Bakanlıkça veya İdarece yapılır veya yaptırılır. Bakanlık, belirlediği alanlardaki riskli yapıların tespitini süre vererek İdareden de isteyebilir. Bakanlıkça veya İdarece yaptırılan riskli yapı tespitlerine karşı maliklerce veya kanuni temsilcilerince onbeş gün içinde itiraz edilebilir. Bu itirazlar, Bakanlığın talebi üzerine üniversitelerce, ilgili meslek disiplini öğretim üyeleri arasından görevlendirilecek dört ve Bakanlıkça, Bakanlıkta görevli üç kişinin iştiraki ile teşkil edilen teknik heyetler tarafından incelenip karara bağlanır. Bakanlık veya İdare tarafından yapılan tespit işleminin masrafı ilgili tapu müdürlüğüne bildirilir. Tapu müdürlüğü, binanın paydaşlarının müteselsil sorumlu olmalarını sağlamak üzere tapu kaydındaki arsa payları üzerine, masraf tutarında müşterek ipotek belirtmesinde bulunarak Bakanlığa veya İdareye ve binanın ayni ve şahsi hak sahiplerine bilgi verir.”

 Dava konusu kural uyarınca, riskli yapıların tespiti, masrafları kendilerine ait olmak üzere, öncelikle yapı malikleri veya kanuni temsilcileri tarafından, Bakanlıkça lisanslandırılan kurum ve kuruluşlara yaptırılır. Bakanlık, riskli yapıların tespitini süre vererek maliklerden veya kanuni temsilcilerinden isteyebilir. Verilen süre içinde yaptırılmadığı takdirde, tespitler Bakanlıkça veya idarece yapılır veya yaptırılır. Bakanlık veya idare tarafından yapılan tespit işleminin masrafı ilgili tapu müdürlüğüne bildirilir. Tapu müdürlüğü, binanın paydaşlarının müteselsil sorumlu olmalarını sağlamak üzere tapu kaydındaki arsa payları üzerine, masraf tutarında müşterek ipotek belirtmesinde bulunarak Bakanlığa veya idareye ve binanın ayni ve şahsi hak sahiplerine bilgi verir.

 Mahkememiz çoğunluğu tarafından, fıkranın 8. cümlesinde yer alan “Tapu müdürlüğü, binanın paydaşlarının müteselsil sorumlu olmalarını sağlamak üzere tapu kaydındaki arsa payları üzerine, masraf tutarında müşterek ipotek belirtmesinde bulunarak Bakanlığa veya İdareye ve binanın ayni ve şahsi hak sahiplerine bilgi verir.” hükmü, binanın paydaşlarına tespit masraflarının ödenmesi konusunda müteselsil sorumluluk ve taşınmaz üzerine de müşterek ipotek yükümlülüğü getirdiği için bina paydaşlarının mülkiyet hakkı üzerinde ölçüsüz bir sınırlama oluşturduğu gerekçesiyle Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırı görülerek iptaline karar verilmiştir.

 Gerek genel olarak Kanun’un, gerekse de iptal talebine konu fıkranın amacı riskli yapıları fen ve sanat normlarıyla standartlarına uygun hâle getirmek, bunların maliklerine sağlıklı ve güvenli yaşama çevreleri teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemedir. Bu amaç gözetildiğinde hükmün kamu yararı amacıyla çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, Bakanlar Kurulunca belirlenecek uygulama alanı içerisindeki taşınmaz maliklerine de bir takım yükümlülükler getirilmiştir. Sözkonusu fıkrada bir yapının riskli olup olmadığının tespiti düzenlendiğinden, burada bina paydaşlarının da kişisel menfaatleri bulunmaktadır. Dolayısıyla anılan amacın gerçekleştirilmesi için yapılacak uygulamaların birinci aşaması olan riskli yapıların tespiti masraflarının, amacın gerçekleştirilmesinde kişisel menfaati bulunan bina paydaşlarınca karşılanma yükümlülüğü getirilmesi doğaldır. Nitekim Mahkememiz çoğunluğu da bu konuda Anayasa’ya bir aykırılık görmemektedir.

 Kanunkoyucu, yapı malikleri tarafından yaptırılmayan tespitin, kamu yararı amacıyla, masrafı daha sonra ilgililerden alınmak üzere idare tarafından yaptırılmasını öngörmektedir. Bu şekilde ortaya çıkan alacağın, kamu alacağı niteliğinde olduğu kabul edilmelidir. Bu alacağın hemen tahsili yoluna gidilebilirdi. Ancak Kanunukoyucu, hemen tahsil yoluna başvurulmasını uygun görmemiş, riskli olduğu tespit edilen binaların daha sonra yıkımı da gündeme geleceğinden bina maliklerini bu aşamada bir de ödeme yapma külfetiyle karşı karşıya bırakmamak için adeta onlara kredi açılmasını uygun görmüştür. Ancak diğer taraftan da açılan bu kredinin ödenmesini teminat altına almak için hem bina maliklerinin bu masraflardan müteselsil sorumluğunu kabul etmiş, hem de taşınmaz üzerine müşterek ipotek tesisini öngörmüştür. Bu durum taşınmaz malikleri açısından Anayasa m. 13 ve 35 kapsamında mülkiyet hakkına bir getirilen bir sınırlama olarak kabul edilebilir.

 Anayasa m. 35’de mülkiyet hakkı düzenlenmiş, birinci ve ikinci fıkralarında “Herkes mülkiyet hakkına sahiptir. – Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.” denilmiştir. Buna göre mülkiyet hakkı ancak kanunla sınırlanabilir ve bu sınırlama kamu yararı amacıyla yapılabilir. Mülkiyet hakkı bu şekilde sınırlandırılırken de hakların sınırlandırılmasına ilişkin Anayasa’nın 13. maddesine de uygun hareket edilmesi gereklidir. Bu açıdan bakıldığında da, mülkiyet hakkı, hakkın özüne dokunulmaksızın, kanunla ve kamu yararı amacı gözetilerek sınırlandırılabilir; ayrıca bu sınırlandırmalar Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz. 

 Taşınmazın riskli olup olmadığının tespiti için yapılan masraflar, taşınmazın tümü için ortak yapıldığından bina paydaşlarının sadece kendi hisselerine düşen kısımdan değil, tespit masraflarının tümünden sorumlu tutulmaları ve bu bağlamda müteselsil sorumluluklarını öngörmek mümkündür. Borçlar Kanunu m. 162 gereğince müteselsil sorumluluk, borçluların ortak borçlu olmayı kabul etmeleriyle yahut kanunda müteselsil borçluluğun öngörülmesiyle doğar. Burada da, kanunla öngörülmüş bir müteselsil sorumluluk hali vardır. Somut olayın ve müteselsil sorumluluğun niteliğine uygun olmak kaydıyla Kanunkoyucu bir borçtan dolayı müteselsil sorumluluk hali öngörebilir; bu konuda takdir yetkisi vardır. Kanunkoyucunun müteselsil sorumluluk öngörebileceği bir konuda, bu şekilde bir sorumluluk öngöremeyeceği, bunun mülkiyet hakkına ölçüsüz bir müdahale olacağını söylemek, yerindelik denetimi yapılması sonucunu doğurmaktadır. Ayrıca, hedeflenen kamu yararı gözetildiğinde, getirilen müteselsil sorumluluk nedeniyle bir paydaşın sadece kendi hissesine düşen miktardan değil, borcun tümünden sorumlu tutulması, Borçlar Kanunu m. 167 ve 168’de öngörülen müteselsil borçlular arasındaki iç ilişkiye ilişkin hükümler de dikkate alındığında ölçüsüz kabul edilemez. 

 İkinci olarak tespit masrafları nedeniyle Kanunkoyucu ayrıca bina paydaşlarının arsa payları üzerine tespit masrafı tutarında müşterek ipotek tesis edilmesini kabul etmiştir. Buna göre, tespit masraflarının hemen tahsili yoluna gitmeyip, bir taraftan bina maliklerine kolaylık sağlamak isteyen Kanunkoyucunun, diğer taraftan da bu nedenle doğan kamu alacağının ödenmesini teminat altına almak istediği, bu nedenle paydaşların arsa payları üzerine müşterek ipotek tesis edilmesi yolunu seçtiği anlaşılmaktadır. Nitekim, Medeni Kanun m. 892 gereğince kanunla, tescile tabi olmayan bir ipotek hakkı tesisi mümkündür. Burada da bina paydaşları, tespit masraflarından sorumlu tutulduklarından, bu borcun ödenmesini teminat altına almak için arsa payları üzerine sadece tespit masrafları tutarında ipotek konulabilir. Böyle bir durumda, bir paydaş sadece kendi hissesine düşen borç miktarını değil, borcun tümünü ödeyerek hissesi üzerindeki ipoteği kaldırtabilecektir. Ancak bir paydaş diğer paydaşların da hissesini ödemişse, bu takdirde alacak, borcu ödeyen malike geçer (MK m. 884,2), paydaş o alacaklının yerine geçip ödediği miktarı diğer paydaşlardan isteyebilir. Bu durumun paydaşların mülkiyet hakkına bir sınırlama getirdiği açıktır. Kanunla ve kamu yararı amacıyla getirilen bu sınırlamanın da, borcun tümünü ödeyen paydaşın, hissesinden fazla ödediği kısmı, diğer paydaşlardan isteyebileceği, hükmün gerçekleştirmeyi hedeflediği kamu yararı dikkate alındığında, ölçüsüz olduğu ve hakkın özüne dokunduğu söylenemez.

 Fıkranın sekizinci cümlesinin yukarıda belirtilen gerekçelerle Anayasaya aykırı olmadığı kanaatinde olduğumdan, bu duruma bağlı olarak yedinci cümlenin de 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin dört numaralı fıkrası gereğince iptali gerekli değildir.

 2- 6306 sayılı Kanun’un 5. maddesinin beşinci fıkrasındaki “Bakanlık veya İdare tarafından yapılan yıktırmanın masrafları, ilgili tapu müdürlüğüne bildirilir. Tapu müdürlüğü, yıkılan binanın paydaşlarının müteselsil sorumlu olmalarını sağlamak üzere tapu kaydındaki arsa payları üzerine masraf tutarında müşterek ipotek belirtmesinde bulunarak Bakanlığa veya İdareye ve binanın ayni ve şahsi hak sahiplerine bilgi verir şeklindeki hükmün, ikinci cümlesi Mahkememiz Çoğunluğu tarafından, yine mülkiyet hakkına ölçüsüz bir sınırlama getirdiği ve Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırı olduğu gerekçesiyle; birinci cümlesi de 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin dördüncü fıkrası gereğince uygulama kabiliyeti kalmadığı gerekçesiyle iptal edilmiştir.

 6306 sayılı Kanun’un 5. maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkralarında riskli olduğu tespit edilen yapıların yıktırılması düzenlenmiş, beşinci fıkrasında ise yapının Bakanlık veya idare tarafından yıktırılması halinde yıkım masraflarına ilişkin bir düzenleme yapılmıştır. Getirilen hükümler, yukarıda incelenen tespit masraflarına ilişkin 3. maddenin birinci fıkrasının 7. ve 8. cümlelerindeki hükümlerle paralellik arzetmektedir. O nedenle söz konusu Kanun’un 3. maddesinin birinci fıkrasının 7. ve 8. cümlelerinin iptal talebinin reddine ilişkin yukarıda belirtmiş olduğum gerekçeler, burada da aynen geçerli olduğundan, orada belirtilen gerekçelerle bu hükümlerin de mülkiyet hakkına ölçülü bir sınırlama getirdiği ve hakkın özüne dokunulmadığı gerekçesiyle Anayasaya aykırı olmadığı kanaatindeyim.

 3- 6306 sayılı Kanun’un 3. maddesinin (4) numaralı fıkrasındaki “Hazine dışındaki kamu idarelerinin mülkiyetinde bulunan taşınmazlar, bu Kanunun amaçları çerçevesinde kullanılmak üzere maliki olan kamu idarelerinin görüşü alınarak Bakanlığın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu kararıyla Bakanlığa tahsis edilerek tasarrufuna bırakılır veya Bakanlığın talebi üzerine TOKİ’ye ve İdareye bedelsiz olarak devredilebilir. Bu Kanuna göre uygulamada bulunulan alanlarda yer alan tescil dışı alanlar, tapuda Hazine adına tescil edildikten sonra Bakanlığa tahsis edilerek tasarrufuna bırakılır veya Bakanlığın talebi üzerine TOKİ’ye ve İdareye bedelsiz olarak devredilebilir” şeklindeki hükmün ilk cümlesi, Mahkememiz çoğunluğu tarafından Anayasa’nın 123. ve 127. maddelerine aykırı bulunarak iptal edilmiştir.

 Anayasa’nın 123. maddesinde idarenin bütünlüğü düzenlenerek birinci ve ikinci fıkralarında “idare kuruluş ve görevleriyle bir bütündür”, “idarenin kuruluş ve görevleri merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır” denilmiştir. Anayasa m. 127’de de mahalli idareler düzenlenmiş ve ikinci fıkrasında “Mahallî idarelerin kuruluş ve görevleri ile yetkileri, yerinden yönetim ilkesine uygun olarak kanunla düzenlenir.”, beşinci fıkrasında da “Merkezî idare, mahallî idareler üzerinde, mahallî hizmetlerin idarenin bütünlüğü ilkesine uygun şekilde yürütülmesi, kamu görevlerinde birliğin sağlanması, toplum yararının korunması ve mahallî ihtiyaçların gereği gibi karşılanması amacıyla, kanunda belirtilen esas ve usuller dairesinde idarî vesayet yetkisine sahiptir” hükümlerine yer verilmiştir.

 İptale konu olan birinci cümlede “Hazine dışındaki kamu idarelerinin mülkiyetinde bulunan taşınmazlar”ın, Kanun’un amaçları çerçevesinde kullanılmak üzere maliki olan kamu idarelerinin görüşü alınıp Bakanlığın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu kararıyla Bakanlığa tahsis edileceği ve tasarrufuna bırakılacağı veya Bakanlığın talebi üzerine TOKİ’ye veya idareye bedelsiz olarak devredileceği düzenlenmiştir.

 “Hazine dışındaki kamu idarelerinin mülkiyetinde bulunan taşınmazlar”, kural olarak genel bütçe kapsamı dışındaki kamu idarelerine ait taşınmazlardır (5018 s.K. m. 45,1). Bunlar ilgili kamu idaresinin tüzel kişiliği adına tapu sicilinde tescil olunurlar. Buna göre söz konusu hüküm esas itibariyle “özel bütçeli idareler”, “düzenleyici ve denetleyici kurumlar”, “sosyal güvenlik kurumları” ve “mahallî idareler”in mülkiyetinde bulunan taşınmazları kapsamaktadır.

 5018 s. K. m. 46,1 gereğince genel bütçe kapsamı dışındaki kamu idarelerinin her türlü taşınır ve taşınmazları üzerinde tasarrufta bulunmaya özel kanunlarında belirtilen organları yetkili kılınmıştır. İptale konu olan kuralla, anılan idarelerin taşınmazlarının tahsis ve devri usulünde değişiklik yapılmış, bu işlemlerin taşınmazın maliki olan kamu idarelerinin de görüşü alınarak, Bakanlığın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu tarafından yapılacağı kurala bağlanmıştır. Bu şekilde üzerinde tasarrufta bulunulacak taşınmazlar, Kanun’un amaçları çerçevesinde kullanılması gerekli olan taşınmazlarla sınırlandırılmıştır. Ayrıca bu taşınmazların Kanun’un amaçları çerçevesinde kullanılabilmesi için Kanun’un uygulama alanları olan rezerv yapı alanları ya da riskli yapı alanları içinde olmaları gerekir.

 Belirtildiği şekilde uygulama alanı içindeki hazine dışındaki diğer kamu idarelerine ait taşınmazların, afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi amacıyla Bakanlığın teklifi ve Bakanlar Kurulu kararı ile ilgili Bakanlığa yahut Bakanlığın talebi ile TOKİ’ye veya ilgili mahalli idareye tahsis edilip, onun tasarrufuna bırakılmasında, mahalli idarelerin idari ve mali özerkliğine aykırı bir yön bulunmamaktadır. İlgili mahalli idare, afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi projesiyle tümüyle ilgisiz olmayıp, projenin bir paydaşı konumundadır. Hazineye ait bir arazi bu amaçla mahalli idareye tahsis edilebilirken, mahalli idarenin uygulama alanındaki bir taşınmazını, mahalli idarenin idari ve mali özerkliği gerekçesiyle kapsam dışı tutmak kamu yararı amacıyla bağdaşmamaktadır.

 Anayasa m. 123’de düzenlenen idarenin bütünlüğü ilkesinin bir gereği ve sonucu olarak, gerek Hazineye, gerekse Hazine dışındaki diğer kamu idarelerine ait araziler bu kapsamda mahalli idarelere ait arazilerin de gerçek sahibi sonuçta Hazinedir (veya Devlettir). Bu açıdan, Kanunkoyucunun takdir yetkisi kapsamında, kamu yararı amacıyla gerçekleştirilen ve mahalli idarelerin de paydaşı olduğu bir proje kapsamında mahalli idarelere ait taşınmazların Bakanlar Kurulu kararı ile Bakanlığa veya Bakanlığın talebi üzerine TOKİ’ye yahut ilgili mahalli idareye bırakılmasında Anayasaya aykırı bir yön bulunmamaktadır.

 Anayasa m. 56 gereğince Devletin, vatandaşlarının güvenli, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşamalarını temin etmek için bir takım görevleri bulunmaktadır. Bu kapsamda, afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi de bir zorunluluktur. Sözkonusu görevin yerine getirilmesinde merkezi idare sorumlu olduğu gibi, mahalli idarelere de düşen yükümlülükler bulunmaktadır. Bu bağlamda, merkezi idare ile mahalli idarelerin ortak projeler yapması ve bu proje kapsamında sahip oldukları taşınmazlarını da bu kapsamda kullanmaları Anayasa m. 56’nın da bir gereğidir. 

 Bir kamu tüzel kişisine ait arazi üzerindeki mülkiyet yahut mülkiyet dışında intifa gibi diğer ayni hakların kamu yararı amacıyla ve kanunla bir diğer kamu tüzel kişisine bedelsiz tanınmasına ilişkin düzenlemeler, Mahkememiz tarafından Anayasaya aykırı bulunmamıştır. Nitekim, 24.3.1950 günlü, 5659 sayılı Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü Kuruluş Kanunu’na 21.6.2006 günlü, 5524 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle eklenen Ek Madde 1’in “Tarım ve Köyişleri Bakanlığının uygun görüşü ile imar planlarına uygun olmak şartı ile yol, meydan, alt geçit, üst geçit ve raylı toplu taşım araçları, yer altı tünelleri ve yer altı hizmetleri için gerekli arazi ile dere ıslahı yapılması planlanan araziler üzerinde, kamu yararı ve hizmetin gerekleri dikkate alınmak suretiyle bedelsiz olarak Ankara Büyükşehir Belediyesi lehine intifa hakkı tesis edilir.” biçimindeki ikinci fıkrası, Anayasa Mahkemesinin 10.2.2011 günlü, E.2009/61, K.2011/38 sayılı kararı ile Anayasa’ya aykırı bulunmamıştır. Kararın gerekçesinde şu ifadelere yer verilmiştir:

 “İtiraz konusu kuralla, bir kamu tüzel kişisinin adına kayıtlı taşınmazlar üzerinde bir başka kamu tüzel kişisi lehine intifa hakkı tesisi öngörülmektedir. Kamu kurumlarının gereksinimlerine göre bazı gayrimenkullerin kamu hizmetlerine özgülenmeleri veya özel mülkiyetlerinde bırakılmaları suretiyle farklı hukuki rejimlere bağlı tutulmalarındaki ortak amaç kuşkusuz kamu yararıdır. Bu nedenle bir kamu kurumunun tasarrufunda bulunan gayrimenkul üzerinde kamu yararı ve hizmetin gerekleri dikkate alınarak, ilgili bakanlığın uygun görüşü ile imar plânlarına uygun olmak koşuluyla yol, meydan, geçit, üst geçit, tünel, dere ıslahı gibi dava konusu kuralda belirtilen yapılaşmalar için bedel alınmaksızın intifa hakkı tesis edilerek sınırlamalar getirilmesinin, her iki tarafın da kamu kurumu olduğu ve idarenin bütünlüğü ilkesi de gözetildiğinde Anayasa’ya aykırı bulunmadığı sonucuna varılmıştır.” (AYM’nin 29.11.2012 günlü, E.2011/100 K.2012/191 sayılı kararı da aynı yönde).

 Açıklanan gerekçelerle söz konusu hüküm Anayasa’nın 123. ve 127. maddelerine aykırı değildir.

 Yukarıda belirtilen nedenlerle, 16.05.2012 tarihli ve 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının 7. ve 8. cümlelerinin; (4) numaralı fıkrasının 1. cümlesinin; 5. maddesinin (5) numaralı fıkrasının 1. ve 2. cümlelerinin Anayasaya aykırı olmadığı ve iptali gerekmediği kanaatinde olduğumdan, çoğunluk görüşüne katılmıyorum. Üye Erdal TERCAN