Dava konusu kuralla, riskli alanlar ve rezerv yapı alanlarında yapılacak uygulamalarda yararlanılabilecek alternatif usuller öngörülmüş ve bu hususlarda Bakanlığın yetkileri düzenlenmiştir. Buna göre, Bakanlık:
a- Riskli yapılara, rezerv yapı alanlarına ve riskli yapıların bulunduğu taşınmazlara ilişkin her tür harita, plan, proje, arazi ve arsa düzenleme işlemleri ile toplulaştırma yapmaya,
b- Bu alanlarda bulunan taşınmazları satın almaya, ön alım hakkını kullanmaya, bağımsız bölümler de dâhil olmak üzere taşınmazları trampaya, taşınmaz mülkiyetini veya imar haklarını başka bir alana aktarmaya,
c- Aynı alanlara ilişkin taşınmaz mülkiyetini anlaşma sağlanmak kaydı ile menkul değere dönüştürmeye,
ç- Kamu ve özel sektör işbirliğine dayanan usuller uygulamaya, kat veya hasılat karşılığı usulleri de dâhil olmak üzere inşaat yapmaya veya yaptırmaya, arsa paylarını belirlemeye,
d- 634 sayılı Kanun’daki esaslara göre paylaştırmaya, payları ayırmaya veya birleştirmeye, 4721 sayılı Kanun uyarınca sınırlı ayni hak tesis etmeye,
yetkilidir.
(ç) bendinde belirtilen uygulamalar, 4734 sayılı Kanun’a tabi idareler ile iş birliği içinde veya gerçek ve özel hukuk tüzel kişileri ile özel hukuka tabi anlaşmalar çerçevesinde de yapılabilir.
Anayasa Mahkemesinin 29.11.2012 günlü, E.2011/100, K.2012/191 sayılı ve 29.11.2012 günlü, E.2011/106, K.2012/192 sayılı kararlarında, dava konusu kuralda belirtilenlerle aynı veya benzer yetkilerin afet riski altında olan alanlarla sınırlı olmadan Bakanlığa verilmesini düzenleyen 644 ve 648 sayılı KHK’ların ilgili kuralları Anayasa’ya aykırı bulunmamıştır. Anayasa Mahkemesinin anılan kararları da dâhil önceki kimi kararlarında ifade edildiği üzere, Anayasa’da merkezî idare ya da mahallî idarelere ait olduğu konusunda bir kurala yer verilmeyen ancak özel kanunlarında mahallî idarelere verilmiş yetkileri kullanacak mercilerin ihtiyaçlara göre yeniden belirlenmesi kanun koyucunun takdirindedir.
Açıklanan nedenlerle ve Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan “…Bakanlık tarafından yetkilendirilmesi hâlinde…” ibaresinin incelenmesi sırasında belirtilen gerekçelerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. ve 127. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 5., 6., 7., 8., 10., 11., 13., 36., 56., 57., 123. ve 125. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
6- (6) Numaralı Fıkra
Dava dilekçesinde, Bakanlığa, plan yaparken özel standart belirleme yetkisi verilmesinin, riskli yapıların bulunduğu alanlar ile rezerv yapı alanlarında 3194 sayılı Kanun ve yönetmeliklerle belirlenen uyulması zorunlu teknik ve sosyal altyapı standartlarına uyulmayabileceği anlamına geldiği, bunun planlı ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını ihlal ettiği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 6., 7., 8., 10., 11., 13., 36., 56., 57., 123., 125. ve 127. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralla, Bakanlığa, riskli alanlardaki ve rezerv yapı alanlarındaki uygulamalarda faydalanılmak üzere özel kanunlar ile öngörülen alanlara ilişkin olanlar da dâhil, her tür ve ölçekteki planlama işlemlerine esas teşkil edecek standartları belirleme, gerek görülmesi hâlinde bu standartları plan kararları ile tayin etme, özel standartlar ihtiva eden planlar yapma, onaylama ve kent tasarımları hazırlama yetkisi verilmiştir.
Anayasa’nın 5. maddesiyle kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlama ve insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlama ödevi Devlete verilirken, 56. maddesiyle de herkesin, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu belirtilerek, bu hakkı korumanın yine Devletin ve vatandaşların ödevi olduğu vurgulanmaktadır.
İmar mevzuatıyla getirilen düzenlemeler, Devlete verilen bu görevlerin yaşama geçirilmesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Anayasa’nın 5. ve 56. maddeleri ile Devlete verilen görevlerin yerine getirilmesi, belli bir plan ve program çerçevesinde gözetim ve denetim ile gerçekleşebilir. Anayasa’da yer alan “sağlıklı ve dengeli çevre” kavramına, doğal güzelliklerin korunduğu, kentleşme ve sanayileşmenin getirdiği hava ve su kirlenmesinin önlendiği ve belli bir plan ve programa göre düzenlenmiş çevrenin gireceği kuşkusuzdur.
Dava konusu kuralla, Bakanlığa verilen yetkilerin imar mevzuatındaki kısıtlamalara uyulmaksızın kullanılabilmesine imkân tanıyan ve bu mevzuat kapsamında denetimi olanaksız hâle getiren bir hükme yer verilmemiştir. Kural sadece “her tür ve ölçekteki planlama işlemlerine esas teşkil edecek standartları belirleme”, “bu standartları plan kararları ile tayin etme”, “özel standartlar ihtiva eden planlar yapma, onaylama ve kent tasarımları hazırlama” yetkisi vermekte ve bu yetkiyi de riskli alanlar ve rezerv yapı alanlarındaki uygulamalarla sınırlandırmaktadır. Aksine açık bir düzenlemeye yer verilmediğinden, Bakanlık anılan yetkileri kullanırken başta 3194 sayılı Kanun olmak üzere imara ilişkin düzenleme içeren kanunlarda belirtilen sınırlamalara uygun hareket etmek zorundadır. Madde gerekçesinde de ifade edildiği üzere dava konusu kuralın amacının, plânlama işlemlerine esas teşkil edecek standartların “Kanun kapsamındaki uygulamaların özelliği gözetilerek” belirlenmesinin sağlanması olduğu anlaşılmaktadır. Bakanlığın, imar mevzuatındaki sınırlamalar dâhilinde olmak kaydıyla Kanun kapsamındaki uygulamaların özelliğini gözeterek dava konusu kuraldaki yetkileri kullanmasında Anayasa’ya aykırı yön bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 5. ve 56. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 6., 7., 8., 10., 11., 13., 36., 57., 123., 125. ve 127. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
7- (7) Numaralı Fıkra
Dava dilekçesinde, mahallî idarelere “veya” bağlacından sonra yer verilmesi nedeniyle bunların dönüştürmeye tabi tutulan taşınmazların değerleme sürecinden dışlandıkları, bunun ise istenilen mahallî idarelerle çalışılarak ayrımcı uygulamaların geliştirilebilmesi sonucunu doğuracağı, keyfiliğe açık bu belirsizliğin hukuk devleti ve Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkeleri ile çelişeceği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 6., 7., 8., 10., 11., 13., 36., 56., 57., 123., 125. ve 127. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralla, dönüştürmeye tâbi taşınmazların değer tespiti işlemleri düzenlenmektedir. Buna göre, Kanun çerçevesinde dönüştürmeye tabi tutulan taşınmazların, üzerindeki köhnemiş yapılar da dâhil olmak üzere, muhdesatı ile birlikte değer tespiti işlemleri ve dönüşümle oluşacak taşınmazların değerlemeleri Bakanlık, TOKİ veya idarece yapılır veya yaptırılır.
Kanun’un 6. maddesinin (12) numaralı fıkrasıyla, Kanun kapsamındaki uygulamalar yönünden asıl yetki Bakanlığa verilmiş, TOKİ veya idarenin bunları yapabilmeleri Bakanlığın yetkilendirmesine tabi kılınmıştır. Dönüştürmeye tâbi taşınmazların değer tespiti işlemleri de ancak Bakanlığın yetkilendirmesi hâlinde idare tarafından yapılabilecektir. Buna uygun olarak dava konusu kuralda, “Bakanlık, TOKİ” ibarelerinden sonra gelen “idare” ibaresinden önce “veya” ibaresine yer verildiği anlaşılmaktadır.
Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan “…Bakanlık tarafından yetkilendirilmesi hâlinde…” ibaresinin incelenmesi sırasında belirtilen gerekçelerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. ve 127. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddine karar verilmesi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 5., 6., 7., 8., 10., 11., 13., 36., 56., 57., 123. ve 125. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
8- (8) Numaralı Fıkra
Dava dilekçesinde, kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 6., 7., 8., 10., 11., 13., 36., 56., 57., 123., 125. ve 127. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralla, riskli alan ve rezerv yapı alanı dışında olup da Kanun’un öngördüğü amaçlar bakımından güçlendirilebileceği teknik olarak tespit edilen yapılar için, Bakanlar Kurulunca belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde Bakanlıkça dönüşüm projeleri özel hesabından güçlendirme kredisi verilebileceği hükme bağlanmıştır.
Uygulama alanları dışında olan yapıların güçlendirilmesi için bireylere kredi imkânının tanınması, sosyal devlet ilkesi ile sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkının bir gereği olup kuralın, Anayasa’ya aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 5. ve 56. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddine karar verilmesi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 6., 7., 8., 10., 11., 13., 36., 57., 123., 125. ve 127. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
9- (9) Numaralı Fıkra
Dava dilekçesinde, altmış gün olan idari dava açma süresinin otuz güne düşürülmesinin hak arama hürriyetini sınırlandırdığı, Anayasa’nın 125. maddesinin altıncı fıkrasında yer alan ve yürütmeyi durdurma kararı verilmesinin yasaklanmasına imkân tanıyan hâllerin, Kanun’un uygulanması bakımından söz konusu olmadığı, dönüşüm uygulamalarının en az on yıl süresince devam edeceği düşünüldüğünde Anayasa’nın bu hükmüne dayanılmasının anlamsız olacağı ve hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayacağı, yürütmeyi durdurma kararının hangi şartlarda verileceğinin 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 27. maddesinde düzenlendiği ve her olayın özelliğine göre hâkim tarafından karar verilmesi gerektiği, bu konuda önceden bir düzenleme yapılmasının, yargının yetki alanına müdahale anlamı taşıdığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 6., 7., 8., 10., 11., 13., 36., 56., 57., 123., 125. ve 127. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
a- Birinci Cümle
Dava konusu kuralın birinci cümlesiyle, Kanun’a göre tesis edilen idari işlemlere karşı, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde 2577 sayılı Kanun uyarınca dava açılabileceği hükme bağlanmıştır.
2577 sayılı Kanun’un 7. maddesinde, “özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hâllerde”, Danıştayda ve idare mahkemelerinde dava açma süresinin “altmış gün” olduğu düzenlenmiştir. Kuralla, Kanun’a göre tesis edilen idari işlemler yönünden bu süre “otuz” güne indirmiştir.
Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmüne yer verilmiştir. Maddeyle güvence altına alınan hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının yanında, diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir.
Anayasa’nın 142. maddesinde, mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ile “yargılama usullerinin” kanunla düzenleneceği kurala bağlanmış, yargılama usullerini belirleme konusunda kanun koyucuya takdir yetkisi tanınmıştır. Dava açma süresini belirleyen kurallar da yargılama usulüne ilişkindir. Bununla birlikte kanun koyucunun takdir yetkisini kullanırken Anayasa’da belirtilen ilkelere uygun davranması gerekir. Bunlardan biri de adil yargılanma hakkı kapsamında korunan “mahkemeye erişim” hakkıdır.
Dava açma sürelerine ilişkin kurallar, mahkemeye erişim hakkını sınırlandıran kurallardır. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesinin önceki kimi kararlarında da belirtildiği üzere, kanun koyucu, dava açma süresine ilişkin düzenleme yaparken Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesiyle bağlıdır.
Dava konusu kuralın birinci cümlesinde, otuz güne düşürülen dava açma süresinin “tebliğ tarihinden itibaren” işlemeye başlayacağı belirtilmiştir. 2577 sayılı Kanun’un 3. maddesi uyarınca Danıştay ve idare mahkemelerine dava açılabilmesi için; dava dilekçesinin verilmesi, dava konusu kararın ve belgelerin asılları veya örneklerinin dava dilekçesine eklenmesi gerekir. Kanun uyarınca tesis edilen idari işlemlere karşı açılacak davalarda, tebliğden itibaren başlayacak otuz günlük süre, Kanun kapsamında yapılacak uygulamaların hızlı bir süreç içinde gerçekleştirilmesi amacı da dikkate alındığında, dava dilekçesinin hazırlanması ve eklerinin temin edilmesini imkânsız kılacak veya büyük ölçüde güçleştirecek kadar kısa olmayıp mahkemeye erişim hakkına ölçüsüz bir sınırlama getirmemektedir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 36. ve 125. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 5., 6., 7., 8., 10., 11., 13., 56., 57., 123. ve 127. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
b- İkinci Cümle
Dava konusu kuralın ikinci cümlesiyle, Kanun uyarınca tesis edilen idari işlemlere karşı açılan davalarda yürütmenin durdurulmasına karar verilemeyeceği hükme bağlanmıştır.
Anayasa’nın 125. maddesinin birinci fıkrasında, “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.” denilmiş; beşinci fıkrasında ise idari işlemin uygulanması hâlinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe gösterilerek yürütmenin durdurulmasına karar verilebileceği kurala bağlanmıştır. Böylelikle idarenin eylem ve işlemlerine karşı etkili bir yargı denetimi sağlanması amaçlanmıştır.
Hak arama özgürlüğü bakımından kişilerin idareye karşı sahip oldukları en etkili yargısal koruma mekanizması iptal davasıdır. İptal davasında, idari işlemin hukuk kurallarına aykırılığının belirlenmesi hâlinde iptali yoluna gidilmekte ve bunun sonucunda idarenin hukuka bağlılığı ve hukuk düzeninin korunması sağlanmaktadır. Genel ilke, iptal kararlarının geriye yürümesi ve iptal edilen işlemi başından itibaren ortadan kaldırması olmakla birlikte, bu durum, idari işlemin iptal kararına kadar mevcudiyetine ve etki doğurmasına engel değildir. Bu nedenle, kişileri iptal davası sonuçlanıncaya kadar hukuka aykırı idari işlemin olumsuz etkilerinden korumak, ileride giderilmesi imkânsız veya zor olan durumları önlemek, idareyi de hem olası bir tazmin yükünden kurtarmak hem de hukuk sınırları içine çekerek hukuk devletinin kesintiye uğramadan devamını sağlamak amacıyla yürütmenin durdurulması kurumu öngörülmüştür.
Bununla birlikte, Anayasa’nın 125. maddesinin altıncı fıkrasıyla, üstün kamu yararının bulunduğu kimi durumlarda, yürütmenin durdurulmasına karar verilmesine istisna getirilebileceği öngörülmüştür. Buna göre, yürütmenin durdurulması kararı verilmesi olağanüstü hâl, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hâli ile milli güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık nedenlerine bağlı olarak kanunla sınırlanabilir.
Dava konusu kuralın gerekçesinde, Kanun’un temel amacının can ve mal emniyetini temin etmek olduğu, Kanun’un öngördüğü iş ve işlemlerin plânlanan şekilde ve zamanında gerçekleştirilmemesinin bireylerin yaşam hakkının afet riski nedeniyle tehlike altında olması hâlinin devam etmesi anlamına geleceği, bu nedenle Kanun uyarınca tesis edilen idari işlemlere karşı açılan davalarda yürütmenin durdurulmasına karar verilemeyeceğinin hükme bağlandığı belirtilmiştir.
Ancak, Anayasa’nın 125. maddesinin altıncı fıkrasında belirtilen nedenlerden birine dayanılması, kanun koyucuya, yürütmenin durdurulması kararı verilmesine istisna getirme konusunda sınırsız yetki vermez. Zira, Anayasa’nın 125. maddesinin beşinci fıkrası gereğince yürütmenin durdurulması kararı, idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması ve uygulanması hâlinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda verilebilecektir. Bu nedenle, yürütmenin durdurulması kararı verilmesine istisna getirilebilmesi için açıkça hukuka aykırı olan bir idari işlemin, idari davanın sonuçlanmasına kadar davanın tarafı olan bireyler üzerinde doğuracağı telafisi güç veya imkânsız zararın göz ardı edilmesini meşru kılacak üstün bir kamu yararının bulunması gerekir.
Kanun’un 1. maddesi ve genel gerekçesi dikkate alındığında, Kanunla, genel sağlığa zarar veren gerçekleşmiş olayların sonuçlarının derhal giderilmesinin ya da can ve mal güvenliğine yönelik yakın ve kesin tehlikelerin derhal önlenmesinin değil; afet riski altındaki alanların, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun dönüşümü sağlanarak sağlıklı ve dengeli bir çevre hâline getirilmelerinin, böylelikle ileride gerçekleşmesi muhtemel can ve mal kayıplarının önüne geçilmesinin hedeflendiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, Kanun uyarınca yapılacak idari işlemler yönünden yürütmeyi durdurma kararı verilmesine istisna getirilmesinde, açıkça hukuka aykırı olan bir idari işlemin, idari davanın sonuçlanmasına kadar davanın tarafı olan bireyler üzerinde doğuracağı telafisi güç veya imkânsız zararın göz ardı edilmesini meşru kılacak, derhal gerçekleşmesi gereken üstün bir kamu yararı bulunduğu söylenemez.
Belirtilen hususlar dikkate alındığında, dava konusu kuralla, bireylerin, hak arama özgürlüklerini daha etkili biçimde kullanabilmelerini sağlayan yürütmeyi durdurma kurumundan Anayasa’ya aykırı olarak yoksun bırakıldıkları sonucuna varılması gerekmektedir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 36. ve 125. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
Hicabi DURSUN ve Zühtü ARSLAN bu görüşe katılmamışlardır.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 6., 7., 8., 10., 11., 13., 56., 57., 123. ve 127. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
10- (10) Numaralı Fıkra
Ek dava dilekçesinde, adrese dayalı nüfus kayıt sisteminde belirtilen adreslere yapılan tebligatın muhataplarına yapılmış sayılacağının öngörülmesinin, 7201 sayılı Kanun’un 10. maddesinin birinci fıkrasındaki “Tebligat, tebliğ yapılacak şahsa bilinen en son adresinde yapılır.” hükmü ile 28. maddesindeki ilanen tebligata ilişkin kuralların uygulanmasını ortadan kaldıracağı, 5490 sayılı Kanun’un 49., 50. ve 51. maddelerinde düzenlenen “adrese dayalı nüfus kayıt sistemi”nin tek başına kullanılabilecek kesinlik ve güvenirlik taşımaktan uzak olduğu, adaletsiz ve hakkaniyete aykırı sonuçlar doğuracağı, hukuk güvenliğini ortadan kaldıracağı, mülkiyet hakkını konu alan iş, işlem ve faaliyetlerin muhataplarına tebligatının bu alandaki özel kanuna istisna oluşturacak şekilde düzenlenmesinde kamu yararı bulunmadığı, mülkiyet hakkının özünü ortadan kaldıran ve elverişlilik, gereklilik ve orantılılık gibi üç alt bileşeni olan ölçülülük ilkesiyle bağdaşmayan düzenleme yapıldığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 6., 7., 8., 10., 11., 13., 36., 56., 57., 123., 125. ve 127. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılacak tebligatlar, 7201 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. Anılan Kanun’un 10. maddesi uyarınca tebligat, tebliğ yapılacak şahsa bilinen en son adresinde yapılır. Bilinen en son adresin tebligata elverişli olmadığının anlaşılması veya tebligat yapılamaması hâlinde, muhatabın adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi, bilinen en son adresi olarak kabul edilir ve tebligat buraya yapılır.
Dava konusu kuralla, Kanun uyarınca yapılacak iş ve işlemlere ilişkin olarak “adrese dayalı nüfus kayıt sisteminde belirtilen adreslere” yapılan tebligatın, muhataplarına yapılmış sayılacağı hükme bağlanmıştır. Dolayısıyla anılan fıkrada, genel olarak tebligat usulünde geçerli olan öncelikle “bilinen son adrese” tebligat yapılması aşamasına yer verilmemiştir.
Adres kayıt sistemi, 5490 sayılı Kanun’un 48 ila 53. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Anılan kurallar uyarınca, sistemdeki adres bilgilerinin sürekli güncellenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla bilinen son adres ile adres kayıt sistemindeki adres genelde aynı olacak, dava konusu kural ile 7201 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasının sonuçları değişmeyecektir.
Bununla birlikte, adres değişikliğinin adres kayıt sistemine bildirilmesinin unutulduğu veya sistemin güncellenmesinde idareden kaynaklanan gecikme olduğu durumlarda, adres kayıt sistemindeki adres ile idari işlemi yapacak ilgili kuruma bildirilen son adres farklı olacaktır. Böyle bir durumda, ilgili kurum, dava konusu kural uyarınca, kendisine bildirilen son adres yerine, bireyin ikamet etmediği adres kayıt sisteminde bulunan eski adresine tebligat yapmak zorunda kalacaktır. Dava açma sürelerinin, idari işleme ilişkin yazılı bildirimin yapıldığı tarihi izleyen günden başladığı dikkate alındığında, bu şekilde uygulama yapılması, bireylerin haklarındaki işlemden haberdar olamamaları, dava açma sürelerini kaçırmaları ve hukuka aykırı olduğunu düşündükleri işlemlere karşı yargı yoluna başvuramamaları sonucunu doğurabilir. Bu sonuç, hukuk devleti ilkesi ve adil yargılanma hakkı kapsamında olan mahkemeye erişim hakkıyla bağdaşmaz.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL ile M. Emin KUZ bu görüşe katılmamışlardır.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 5., 6., 7., 8., 10., 11., 13., 56., 57., 123., 125. ve 127. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
11- (11) Numaralı Fıkra
Ek dava dilekçesinde, Kanun’un 3. maddesinin (3) numaralı fıkrasına göre, Maliye Bakanlığınca Bakanlığa tahsis edilecek veya Bakanlığın talebi üzerine TOKİ’ye veya idareye bedelsiz olarak devredilebilecek taşınmazların, riskli alanlarda ve rezerv yapı alanlarında bulunan Hazinenin özel mülkiyetindeki taşınmazlar olduğu, buna göre söz konusu taşınmazlar üzerinde Kanun kapsamında yapılacak uygulamalara bağlı olarak meydana gelen taşınmazların da Hazine, Bakanlık, TOKİ ya da idarenin mülkiyetinde veya tasarrufunda olacağı, dolayısıyla söz konusu taşınmazların, anılan kurumlar tarafından elden çıkarılmasının ihaleyle olması gerektiği, gerçek ve tüzel kişilerle yapılacak anlaşma sonucu bu kişilerin adına tapuda tescile konu olamayacakları, kuralla diğer hukuki düzenlemeler arasında çelişki oluşturulduğu ve Hazinenin özel mülkiyetindeki alanların mülkiyetinin gerçek ve tüzel kişilere devri öngörülerek mülkiyet hakkına tecavüz edildiği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 6., 7., 8., 10., 11., 13., 35., 36., 56., 57., 123., 125. ve 127. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralla, Kanun hükümleri uyarınca Maliye Bakanlığı tarafından Bakanlığa tahsis edilerek tasarrufuna bırakılan veya Bakanlığın talebi üzerine TOKİ’ye veya idareye devredilen taşınmazlar üzerinde Kanun kapsamındaki uygulamalara bağlı olarak meydana gelen yeni taşınmazların, Bakanlığın, TOKİ’nin veya idarenin isteği üzerine, kendileri ile anlaşma sağlanan gerçek kişiler veya mirasçıları ile tüzel kişiler adına tapuya tescil olunacağı hükme bağlanmıştır.
Kanun’un 3. maddesinde, Kanun’un amaçları çerçevesinde kullanılmak üzere riskli alanlarda ve/veya rezerv yapı alanlarındaki kamuya ait taşınmazların Bakanlığın tasarrufuna bırakılması ya da TOKİ ve idareye bedelsiz devredilebilmesine imkân tanınmıştır. Kanun’un amaçları çerçevesinde yapılacak uygulama işlemlerinin neler olduğu da Kanun’un 6. maddesinde düzenlenmiştir. Bunlardan biri de dava konusu kuralla düzenlenen işlemdir.
Ormanlar gibi özel mülkiyete konu olma olanağı bulunmayan belli taşınmazlar dışındaki kamuya ait taşınmazların mülkiyetinin özel hukuk kişilerine ne şekilde devredileceğine ilişkin Anayasa’da bir hüküm bulunmamaktadır. Bu husus, anayasal ilkelerin gözetilmesi şartıyla kanun koyucunun takdirindedir.
4706 sayılı Hazineye Ait Taşınmaz Malların Değerlendirilmesi ve Katma Değer Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’da, Hazinenin özel mülkiyetinde bulunan taşınmazların satış, kira gibi yöntemlerle ekonomiye nasıl kazandırılacağı düzenlenmiş, bu kapsamda ihale ve doğrudan satış gibi usuller benimsenmiştir. Kanun koyucu dava konusu kuralla Hazineye ait taşınmazların devri bakımından farklı bir usul benimsemiştir.
Aynı konuyu düzenleyen iki farklı kanun hükmünün bulunması, tek başına hukuki güvenliği ve dolayısıyla belirlilik ilkesini ihlal eden bir durum değildir. Bu durumda kural olarak hangi kuralın geçerli olduğu, uygulayıcı idareler ve yargı organları tarafından “genel-özel hüküm” ve “önceki-sonraki hüküm”e ilişkin genel hukuk ilkelerinden hareketle tespit edilir. Ancak bu ilkelerin uygulanmasına rağmen kesin bir sonuca ulaşılamaması ve bu durumun kamu düzenini tehdit edecek boyutta belirsizliğe yol açması durumunda hukuki belirlilik ilkesinin ihlalinden söz edilebilir.
Dava konusu kural kapsamındaki taşınmazlar bakımından Kanun hükümleri, 4706 sayılı Kanun hükümlerine göre hem özel hem de sonraki kanun niteliğinde olduğundan, uygulanacak kanunun belirlenmesi bakımından ortada bir sorun bulunmamaktadır.
Diğer taraftan mülkiyet hakkı, Anayasa’nın “Temel Hakları ve Ödevler” başlığını taşıyan ikinci kısmında yer alan 35. maddede düzenlenmiştir. Temel haklar, bireylere tanınmış haklar olup bunlar doğaları gereği kamu kurum ve kuruluşlarını kapsamazlar.
Bununla birlikte, bu durum, kamuya ait taşınmazların Anayasa’da korunmadığı anlamına gelmemektedir. Anayasa’nın 169. maddesinde ormanlar bakımından öngörülen düzenlemede olduğu gibi bazı kamu malları üzerinde tasarruf yetkisi kısıtlanmış olabilir. Öte yandan idarenin her işleminde olduğu gibi kamuya ait taşınmazlar üzerinde yapılacak tasarrufların da kamu yararına olması gerekir. Dolayısıyla Devlet, kamuya ait taşınmazlar üzerinde, kamu yararını gözetmek ve Anayasa’nın özel maddelerinde yer alan güvence hükümlerini dikkate almak kaydıyla üstün yetkilerini kullanarak istediği hukuki düzeni kurabilir.
Kanun’un amacı, afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemedir. Dava konusu kural kapsamındaki uygulama işlemi de bu amacı temin için öngörülmüştür. Dava konusu kural kapsamındaki taşınmazlar, Anayasa’da özel olarak güvence altına alınan yerlerden de değildir. Dolayısıyla Kanun hükümleri uyarınca Maliye Bakanlığı tarafından Bakanlığa tahsis edilerek tasarrufuna bırakılan veya Bakanlığın talebi üzerine TOKİ’ye veya idareye devredilen taşınmazlar üzerinde Kanun kapsamındaki uygulamalara bağlı olarak meydana gelen taşınmazların, Bakanlığın, TOKİ’nin veya idarenin isteği üzerine, kendileri ile anlaşma sağlanan gerçek kişiler veya mirasçıları ile tüzel kişiler adına tapuya tescil edilmesi hususu kanun koyucunun takdirindedir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 5., 6., 7., 8., 10., 11., 13., 35., 36., 56., 57., 123., 125. ve 127. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
12- (12) Numaralı Fıkra
Dava dilekçesinde, yasama yetkisinin devri sonucunu doğuracak ve idarenin kanuniliği ilkesini zedeleyecek şekilde Bakanlığa sınırları belirsiz düzenleme ve uygulama yetkisi verildiği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 6., 7., 8., 10., 11., 13., 36., 56., 57., 123., 125. ve 127. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralla, Bakanlığın, Kanun’da belirtilen iş ve işlemlere ilişkin olarak TOKİ’ye veya idareye yetki devrine, bu iş ve işlemlerden hangilerinin TOKİ veya idare tarafından yapılacağını belirlemeye yetkili olduğu hükme bağlanmıştır.
Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan “…Bakanlık tarafından yetkilendirilmesi hâlinde…” ibaresinin incelenmesi sırasında belirtilen gerekçelerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 7., 123. ve 127. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 5., 6., 8., 10., 11., 13., 36., 56., 57. ve 125. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
F- Kanun’un 7. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (b) Bendi ile (9) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi
1- (1) Numaralı Fıkranın (b) Bendi
Dava dilekçesinde, orman alanına müdahalelerin riskli yapılar gerekçe gösterilerek meşrulaştırıldığı, kuralın kamu yararı amacı taşımadığı, elde edilecek gelirlerin ne kadarının riskli yapıların yenilenmesi için kullanılacağına ilişkin somut bir değere yer verilmediği, Bakanlar Kurulu kararı ile belirlenecek miktarın alt sınırının tespit edilmediği, ilke ve esasları gösterilmeden yürütmeye bırakılan yetkinin, asli düzenleme yetkisinin devri niteliğinde olduğu belirtilerek dava konusu kuralın Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 6., 7., 8., 11., 90. ve 123. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralla, Kanun’da öngörülen amaçlar için kullanılmak üzere dönüşüm gelirleri arasında; ilgili yıl genel bütçesinin (B) işaretli cetvelinde özel gelir olarak öngörülecek ve gerçekleşmesine bağlı olarak gelir kaydedilecek kalemler arasında, 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 2. maddesinin birinci fıkrasının (B) bendine göre Hazine adına orman dışına çıkarılan yerlerin satışından elde edilen gelirlerin yüzde doksanını geçmemek üzere Bakanlar Kurulu kararı ile belirlenen orana tekabül eden tutar da sayılmıştır.
6831 sayılı Kanun’un 2. maddesinin birinci fıkrasının (B) bendinde, orman sayılan yerlerden 31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş yerlerden; tarla, bağ, bahçe, meyvelik, zeytinlik, fındıklık, fıstıklık (Antep fıstığı, çam fıstığı) gibi çeşitli tarım alanları veya otlak, kışlak, yaylak gibi hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler ile şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerleşim alanlarının orman sınırları dışına çıkartılacağı düzenlenmiştir. Anılan maddenin ikinci fıkrasında ise orman sınırları dışına çıkartılan bu yerlerin Devlete ait ise Hazine adına, tüzel kişiliğe sahip kamu kurumlarına ait ise bu kurumlar, özel orman ise sahipleri adına orman sınırları dışına çıkartılacağı, uygulama kesinleştikten sonra tapuda kesin tashih ve tescil işleminin yapılacağı kurala bağlanmıştır.
Bu şekilde Hazine adına orman dışına çıkarılan yerlerin satışı, 6292 sayılı Orman Köylülerinin Kalkınmalarının Desteklenmesi ve Hazine Adına Orman Sınırları Dışına Çıkarılan Yerlerin Değerlendirilmesi İle Hazineye Ait Tarım Arazilerinin Satışı Hakkında Kanun ile düzenlenmiştir. Dava konusu kuralın anılan yerlerin satışıyla ilgisi bulunmamaktadır. Kural, bunların anılan Kanun uyarınca satışından elde edilen gelirin bir kısmının Kanun’da öngörülen amaçlar için kullanılmasıyla ilgilidir.
Anayasa’nın 169. maddesinde, anılan yerlere ilişkin olarak “Orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerler ile 31/12/1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler dışında, orman sınırlarında daraltma yapılamaz.” denilmiş, orman dışına çıkarılan yerlerin satışından elde edilen gelirlerin kullanılmasının usul ve esasları düzenlenmemiştir. Dolayısıyla bu hususun kanun koyucunun takdirine bırakıldığı anlaşılmaktadır.
Kanun koyucu, takdir yetkisini kullanarak ve belli bir üst sınır belirleyerek, bu sınır dâhilinde orman dışına çıkarılan yerlerin satışından elde edilen gelirlerden afet riski altındaki alanların dönüştürülmesinde kullanılacak miktarı belirleme yetkisini Bakanlar Kuruluna vermiştir. Belli bir meblağın kullanılması yetkisi verildiğinde, idarenin takdir yetkisinin sınırlandırılması için önemli olan üst sınırın gösterilmiş olmasıdır. Kullanılacak miktarın alt sınırının düzenlenmemiş olması belirsizlik oluşturmaz.
Diğer taraftan bütçeye gelir kaydedilen miktarın ne kadarının Kanun’un uygulanması kapsamındaki hangi iş ve işlemlerde kullanılacağı, bu arada riskli yapıların yeniden yapılmasında kullanılacak miktarın ne kadar olacağı uygulamalar sırasında belirlenebilecek teknik hususlar olup kural kapsamında bunlara yer verilmemiş olması yasama yetkisinin devri anlamına gelmez.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 7. ve 123. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 5., 6., 8., 11. ve 90. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
2- (9) Numaralı Fıkra
Ek dava dilekçesinde, dava konusu kuralla getirilen istisnanın, sadece haklı gerekçeye dayanan dönüşüm alanlarını değil, rezerv yapı alanlarında yapılacak uygulamaları da kapsadığı, yeni yerleşim alanı olarak kullanılacak rezerv yapı alanları ile olağan imar alanları arasında haklı nedene dayanan bir farkın bulunmadığı, bu nedenle, rezerv yapı alanlarının her türlü vergilerden istisna tutulmasının eşitlik ilkesiyle bağdaşmadığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 10. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralla, Kanun uyarınca yapılacak olan işlem, sözleşme, devir ve tesciller ile uygulamaların, noter harcı, tapu harcı, belediyelerce alınan harçlar, damga vergisi, veraset ve intikal vergisi, döner sermaye ücreti ve diğer ücretlerden; kullandırılan krediler sebebiyle lehe alınacak paraların ise banka ve sigorta muameleleri vergisinden müstesna olduğu hükme bağlanmıştır.
Anayasa’nın 73. maddesi uyarınca vergilendirmede genel kural, “kanunla” belirlenmiş olmadır. Kanunla belirlenmiş konu ve kişilerden vergi, resim ve harç alınabileceği gibi bunlar vergi dışı bırakılabilir ya da bir kısım vergilerden vazgeçilebilir. Vergi, resim ve harç ile ilgili kanunlarda “sosyal”, ekonomik, mali ve kültürel amaçlı birtakım muaflık, istisna ve indirimler getirilmesi, kanun koyucunun takdirine bağlıdır. Ancak bu takdir yetkisi kullanılırken Anayasa’daki kurallara uygun hareket edilmelidir. Bu kurallardan biri de Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenmiş olan eşitlik ilkesidir.
Kanun koyucunun, dava konusu kuralla bazı vergi, harç ve ücretler yönünden istisna getirerek, sosyal devlet ilkesi ile sağlıklı ve dengeli çevrede yaşama hakkını hayata geçirmek için afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi çerçevesinde yapılacak uygulamaları teşvik etmeyi amaçladığı anlaşılmaktadır.
Afet riski altındaki alanlar ile gerektiğinde bu alanlardaki yerleşim merkezlerinin nakledileceği rezerv yapı alanlarında, Kanun kapsamında yapılacak uygulamaların muhatapları ile olağan imar uygulamalarına konu yerlerde genel hükümlere göre yapılacak uygulamaların muhataplarının hukuki statüleri aynı değildir. Sosyal devlet ilkesi gözetilerek Kanun kapsamındaki uygulamaların muhataplarına vergi, harç ve ücretlerden istisna tanınması eşitlik ilkesini zedelemez.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 10. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.