Dava konusu kuralla, sınırlamanın uygulanmasından önce bir uyarı (ihtar) mekanizması öngörülmemiştir. Bununla birlikte Kanun’un 5. maddesinin (3) numaralı fıkrasında, “uygulamaya başlanmadan önce”, riskli yapıların yıktırılması için, bu yapıların maliklerine altmış günden az olmamak üzere süre verileceği, bu süre içinde yapı, malik tarafından yıktırılmadığı takdirde, yapının idari makamlarca yıktırılacağı belirtilerek ve tekrar süre verilerek tebligatta bulunulacağı, verilen bu süre içinde de maliklerince yıktırma yoluna gidilmediği takdirde, bu yapıların insandan ve eşyadan tahliyesi ile yıktırma işlemlerinin ilgili kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılacağı kurala bağlanmıştır. Kanun uyarınca yapılacak uygulamalara başlanmadan önce bireylere iki defa uyarıda bulunulduktan sonra yapıların tahliyesi ve yıktırılmasının söz konusu olacağı, dava konusu kuralda belirtilen hizmetlerin durdurulmasının ancak bu aşamada gündeme gelebileceği anlaşılmaktadır. Kendilerine bu şekilde gerekli uyarılar yapılıp yapıyı tahliye etmek ve yıktırmak için yeterli imkân tanınmış olan bireylerin, zor kullanmak yerine bazı hizmetlerin verilmesinin durdurulması suretiyle can ve mal güvenliği yönünden risk taşıyan yapılardan tahliyeye zorlanmalarının ölçüsüz bir sınırlama olduğu söylenemez.
Diğer taraftan Anayasa’nın 56. maddesinde, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı düzenlenmiştir. Anayasa’nın konut hakkını düzenleyen 57. maddesinde ise “Devlet, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler.” denilmiştir. 57. maddenin gerekçesinde, “Vatandaşlar için konutun arz ettiği önem dikkate alınarak, Devletin konut yapımını destekleyici, planlayıcı rolüne işaret edilmektedir. … Konutların yapımında modern şehirleşme ve çevre şartları gözetilmektedir. Madde, bu ifadesiyle kötü şehirleşmenin önlenmesinin gereğine de işaret etmektedir. Bina planlaması, şehir planlamasının bir parçasıdır. Şehirlerin ve yapıların tabiatın içinde bir yara gibi yer almaması için genel bir çevre içinde düşünülmeleri de maddede Devlete ödev olarak gösterilmiştir.” biçimindeki ifadelere yer verilmiştir.
Afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek için ölçülü tedbirlerle bireylerin riskli yapılardan tahliye edilmesi, konut hakkı ile sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını zedelemediği gibi anılan haklar kapsamında Devlete yüklenen ödevlerle de örtüşmektedir.
Öte yandan dava konusu kuralla mahallî idareler sürecin dışında bırakılmamış, bunların talep etmesi hâlinde de riskli alanlardaki yapılar ile riskli yapılara elektrik, su ve doğal gaz verilmeyeceği ve verilen hizmetlerin kurum ve kuruluşlar tarafından durdurulacağı düzenlenmiştir. Bununla birlikte, Kanun’un 6. maddesinin (12) numaralı fıkrası uyarınca, mahallî idareler bu yetkilerini ancak Bakanlık tarafından yetkilendirilmeleri hâlinde kullanabileceklerdir.
Açıklanan nedenlerle ve Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan “…Bakanlık tarafından yetkilendirilmesi hâlinde…” ibaresinin incelenmesi sırasında belirtilen gerekçelerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 5., 7., 13., 35., 56., 57., 123. ve 127. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ ile Engin YILDIRIM bu görüşe katılmamışlardır.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 6., 8., 11. ve 125. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
D- Kanun’un 5. Maddesinin İncelenmesi
1- (1) Numaralı Fıkra
Dava dilekçesinde, anlaşma ile tahliye edilen yapıların maliklerine, kiracılarına ve sınırlı ayni hak sahiplerine geçici konut ve işyeri tahsisi veya kira yardımı yapılabileceği düzenlenirken, anlaşmayıp zorla tahliye edilenlere böyle bir yardımın söz konusu olmadığı, yapılacak yardıma ilişkin “yapılabilir” şeklinde belirsizlik içeren ifade kullanıldığı, bu nedenle barınma hakkının yitirilmesine neden olunabileceği, böylesi bir belirsizliğin, öngörülebilirliği ve hukuk güvenliğini tehlikeye düşüreceği, ilke ve esasları gösterilmeden yürütmeye bırakılan böyle bir yetkinin, asli bir düzenleme yetkisinin devri niteliğinde olduğu, aynı durumdaki kişilere farklı muamele yapmaya imkân tanınarak eşitlik ilkesinin ihlal edildiği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 6., 7., 8., 10., 11., 17., 56., 57. ve 123. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralın birinci cümlesinde, “riskli yapıların yıktırılmasında” ve bunların bulunduğu alanlar ile riskli alanlar ve rezerv yapı alanlarındaki “uygulamalarda”, öncelikli olarak “malikler ile anlaşma” yoluna gidilmesinin esas olduğu belirtilmiş; ikinci cümlesinde ise anlaşma ile tahliye edilen yapıların “maliklerine” veya malik olmasalar bile “kiracı veya sınırlı ayni hak sahibi olarak bu yapılarda ikamet edenlere” veya bu “yapılarda işyeri bulunanlara” geçici konut veya işyeri tahsisi ya da kira yardımı yapılabileceği hükme bağlanmıştır.
Dava konusu kuralla öngörülen anlaşmanın, kuralın ikinci cümlesinde belirtilen kişiler ile Kanun uyarınca uygulama yapmaya yetkili olan Bakanlık ve Bakanlığın yetki vermesi hâlinde TOKİ veya idare arasında yapılacağı ve anılan Kanun’da düzenlenen uygulamaları konu alacağı anlaşılmaktadır. Bu uygulamaların neler olduğu Kanun’un 3., 4., 5., ve 6. maddelerinde kurala bağlanmıştır. Anlaşma ile yapıları tahliye edecek kişilere sağlanacak yardımlar ise dava konusu kuralda sayılmıştır. Bakanlık, TOKİ ve idare bu yasal sınırlar dâhilinde takdir yetkisini kullanabileceklerdir.
Diğer taraftan Kanun’un genel gerekçesinde belirtildiği üzere uygulamaların öncelikle gönüllülük esasına göre yapılmasını temin etmek ve bu amaçla ilgili kurum ve kuruluşlar ile hak sahipleri arasında anlaşma yapılmasını kolaylaştırmak için geçici konut veya işyeri tahsisi ya da kira yardımı yapılabilmesine imkân tanınmıştır. İşin doğası gereği yardım yapılıp yapılmayacağı veya yapılacak yardımların niteliği, varılacak anlaşmanın şartlarına ve ilgili kişilerin ihtiyaç durumuna bağlı olarak değişebilecektir. Devletin, varılacak anlaşmanın şartlarını ve ilgililerin ihtiyaç durumunu dikkate almadan herkese yardım yapma yükümlülüğü bulunmamaktadır. Dolayısıyla, kuralda “yapılabilir” ibaresine yer verilerek, ilgili kurum ve kuruluşlara Kanun’da belirtilen sınırlar dâhilinde takdir yetkisi tanınmasının, belirsizlik oluşturduğu ve yürütmeye asli düzenleme yetkisinin devri anlamına geldiği söylenemez.
Dava dilekçesinde, yapılacak yardımlar bakımından yapıları anlaşmayla tahliye eden kişiler ile anlaşma yapmayan kişiler arasında farklılık oluşturulmasının eşitlik ilkesine aykırı olduğu da ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 10. maddesinde öngörülen eşitlik ilkesinin amacı, hukuksal durumları aynı olanların kanunlarca aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak ve kişilere kanun karşısında ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak kanun karşısında eşitliğin ihlali yasaklanmıştır. Bu ilke ile eylemli değil hukuksal eşitlik öngörülmektedir. Kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları gerekli kılabilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’nın öngördüğü eşitlik ilkesi ihlal edilmiş olmaz.
Anlaşma ile tahliye edilen yapıların maliklerine veya malik olmasalar bile kiracı veya sınırlı ayni hak sahibi olarak bu yapılarda ikamet edenlere veya bu yapılarda işyeri bulunanlara geçici konut veya işyeri tahsisi ya da kira yardımı yapılabileceğinin belirtilmesine karşın anlaşmayla tahliye edilmeyen yapılar yönünden böyle bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Bununla birlikte her iki grubun hukuki durumlarının aynı olmadığı açıktır. Dolayısıyla anlaşmayla riskli yapıyı tahliye edenler ile anlaşmaya varmadan tahliye etmek zorunda kalanlar arasında sosyal yardımlar bakımından farklılık oluşturulması eşitlik ilkesini ihlal etmez.
Dava dilekçesinde, keyfi uygulamalara açık olan dava konusu kuralın barınma hakkını ihlal edebileceği de ileri sürülmüştür.
Konut hakkı, Anayasa’nın ikinci kısmının “Sosyal Haklar ve Ödevler” başlığını taşıyan üçüncü bölümünün 57. maddesinde düzenlenmiştir. Anayasa’nın 65 maddesi uyarınca, Devlet, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirecek olup Devletin fark gözetmeksizin herkese konut sağlama yükümlülüğü bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 5., 7., 10. ve 57. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 6., 8., 11., 17., 56. ve 123. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
2- (2) Numaralı Fıkra
Dava dilekçesinde, dava konusu kural kapsamındaki kişilerin asıl olarak gecekondu sahipleri olduğu, bu kişilere, (1) numaralı fıkra hükümlerinin uygulanmasının “uygulamanın gerektirmesi halinde” şartına bağlanarak belirsizlik oluşturulduğu ve yürütmeye geniş bir düzenleme yetkisi bırakıldığı, ilke ve esasları gösterilmeden yürütmeye bırakılan böyle bir yetkinin, asli bir düzenleme yetkisi devri niteliğinde olduğu, Kanun’un uygulamasından en çok etkilenecek olan dar gelirli kesimler için daha fazla güvence gerekirken, konut tahsisi veya kira yardımı gibi yardımların dahi uygulanmayabileceğinin öngörülmesinin eşitlik ilkesine aykırı olduğu ve kentsel dönüşümden en çok yararlanması gereken yoksulları dışlayıcı nitelik taşıdığı, Anayasa’da yer alan sosyal devletin güçsüzleri koruyan, sosyal adaleti sağlamaya çalışan, bu amaçla ekonomik ve sosyal alanlarda değişiklikler yapan devlet olduğu, sosyal devlet anlayışında, devletin bütün vatandaşlarına asgari bir toplumsal ve ekonomik düzey sağlamak ve bunu devam ettirmekle yükümlü kılındığı, böyle bir yaşam düzeyini sağlamak için de en azından konut hakkı, sağlık hakkı, sosyal güvenlik hakkı, eğitim hakkı gibi hakların tanınması ve gerçekleştirilmesinin zaruri olduğu belirtilerek kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 6., 7., 8., 10., 11., 56., 57. ve 123. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralla, uygulamanın gerektirmesi hâlinde, “birinci fıkrada belirtilenler dışında olup riskli yapıyı kullanmakta olan kişilere” de (1) numaralı fıkra hükümlerinin uygulanabileceği belirtilmiş, bu kişiler ile yapılacak olan anlaşmanın, bunlara yardım yapılmasının ve enkaz bedeli ödenmesinin usul ve esaslarının Bakanlığın teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca belirleneceği hükme bağlanmıştır.
Anılan fıkra kapsamındaki kişiler, riskli yapıları kullanmakta olup da kuralın (1) numaralı fıkrasında sayılan malikler veya malik olmasalar bile kiracı veya sınırlı ayni hak sahibi olarak bu yapılarda ikamet edenler veya bu yapılarda işyeri bulunanlar dışındaki kişilerdir. Bu kişilerin, mülkiyet hakkı bulunmamasına ve/veya imar-iskân mevzuatına uygun olarak yapılmamasına rağmen ilgili taşınmazlar üzerine inşa edilen yapıları (özellikle gecekonduları) kullanan kişiler olduğu anlaşılmaktadır. Kuralla, bunlara da geçici konut veya işyeri tahsisi ya da kira yardımı yapılabilmesi imkânı tanınmıştır.
Kuralda, “uygulamanın gerektirmesi hâlinde” bu yardımların yapılabileceği belirtilmiştir. Kanun kapsamındaki uygulamaların neler olduğu Kanun’un 3., 4., 5. ve 6. maddelerinde ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Yapılacak yardımlar, Kanun’un 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasında belirtilmiştir. Belirtilen sınırlar dâhilinde, yardımdan yararlanacak kişilerle yapılacak “anlaşmanın”, bu kişilere “yapılacak yardımların” ve “ödenecek enkaz bedelinin” usul ve esaslarını belirleme yetkisi, Bakanlığın teklifi üzerine Bakanlar Kuruluna tanınmıştır. Dolayısıyla kuralla belirsizlik oluşturulduğu ve yürütmeye asli düzenleme yetkisinin devredildiği söylenemez.
Dava dilekçesinde, (2) numaralı fıkrada belirtilen kişilere, (1) numaralı fıkrada sayılan kişilere olduğu şekliyle yardım yapılmamasının eşitlik ilkesine aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu kişilere de (1) numaralı fıkrada belirtilen yardımların yapılabileceği dava konusu kuralda açıkça düzenlenmiştir. İki grup arasındaki fark, (2) numaralı fıkrada belirtilen kişilere yapılacak yardımın, uygulamanın gerektirmesi hâli ile sınırlandırılması ve yapılacak yardımların usul ve esaslarını belirleme yetkisinin Bakanlığın teklifiyle Bakanlar Kuruluna tanınmasındadır. (1) numaralı fıkrada sayılan kişilerin, ilgili taşınmaza ve üzerindeki yapıya yasal olarak malik oldukları ve/veya yapıyı kullandıkları, (2) numaralı fıkrada belirtilen kişilerin ise bu durumda olmadıkları dikkate alındığında bunların hukuksal durumlarının farklı olduğu açıktır. Dolayısıyla her iki fıkrada belirtilen kişiler arasında bu konuda farklılık oluşturulması eşitlik ilkesini zedelemez.
Açıklanan nedenlerle ve Kanun’un 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının incelenmesi sırasında belirtilen gerekçelerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 5., 7., 10., ve 57. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 6., 8., 11., 56. ve 123. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
3- (3) ve (4) Numaralı Fıkralar
Dava dilekçesinde, tahliye ve yıktırma uygulamasında gönüllülük değil, zor kullanmanın söz konusu olduğu, maliklerin anlaşıp anlaşmadığına bakılmaksızın yıkımın gerçekleştirileceği, idarenin görevinin zor kullanmak değil, ekonomik, sosyolojik, politik ve kültürel tüm gerekleri yerine getirerek bireylerin yaşamını iyileştirmek, kısacası kentsel dönüşümü tüm boyutlarıyla birlikte yaşama geçirmek olduğu, yıkım işlemini şehircilik açısından çözümün esas parçası olarak görmek yerine yapıları güçlendirerek milli ekonomiye kazandırmanın ülke ve toplumun menfaatleri açısından çok daha isabetli olacağı, binaların yıkımı için tanınan altmış günlük sürenin çok kısa olduğu, altyapı maliyetlerinin konutları yıktırılanlara ödettirilmesinin yoksul kesimlerin borç miktarını büyüteceği, hukuk devleti ve sosyal devlet ilkesiyle çelişeceği belirtilerek kuralların, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 17., 56. ve 57. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kurallarla, riskli yapıların anlaşmayla tahliye edilmemesi ve yıktırılmaması hâlinde ilgili kamu kurum ve kuruluşlarınca tahliyesine ve yıktırılmasına ilişkin usul ve esaslar düzenlenmiştir.
Bu kapsamda dava konusu (3) numaralı fıkra uyarınca, uygulamaya başlanmadan önce riskli yapıların yıktırılması için maliklerine altmış günden az olmamak üzere süre verilecek, bu süre içinde yıktırılmadığı takdirde, yapının idari makamlarca yıktırılacağı belirtilerek tekrar süre verilecek, bu süre içinde de yıktırılmayan yapıların insandan ve eşyadan tahliyesi ve yıktırma işlemleri, mahallî idarelerin de iştiraki ile mülki amirler tarafından yapılacak veya yaptırılacaktır. Yıktırma masrafı ile gereken diğer yardım ve krediler öncelikle dönüşüm projeleri özel hesabından karşılanacaktır.
Dava konusu (4) numaralı fıkrada ise yukarıda belirtilen usulle dahi yıktırılmadığı tespit edilen riskli yapıların yıktırılması için Bakanlıkça yazılı olarak idareye (belediyeler veya il özel idarelerine) bildirimde bulunulacağı, buna rağmen yıktırılmadığı tespit edilen yapıların ise Bakanlıkça yıkılacağı veya yıktırılacağı hükme bağlanmaktadır. Uygulamanın gerektirmesi hâlinde Bakanlık, riskli yapıların tespit, tahliye ve yıktırma iş ve işlemlerini bizzat da yapabilecektir.
Dava konusu kurallar, riskli yapıların tahliyesi ve yıktırılmasına ilişkindir. Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendinde, “riskli yapı”, ekonomik ömrünü tamamlamış olan ya da yıkılma veya ağır hasar görme riski taşıdığı ilmî ve teknik verilere dayanılarak tespit edilen yapı olarak tanımlanmıştır. Anılan yapılar nedeniyle gerek bunları kullanan bireyler gerekse de bunlar çevresinde bulunanlar can ve mal güvenlikleri yönünden risk altındadır.
Kurallarla, ilgililerin rızası dışında riskli yapıların yıkılması, kamu kurum ve kuruluşlarının ihtarlı şekilde iki ayrı süre vererek rızayla tahliye ve yıkımın gerçekleştirilmesine imkân tanınması koşuluna bağlanmıştır. Dava dilekçesinde, maliklere binalarını yıktırmak için tanınan altmış günlük sürenin kısa olduğu ileri sürülmüş ise de dava konusu kuralda, altmış günlük ilk sürenin geçmesinden sonra tahliye ve yıkım gerçekleşmezse riskli yapıların maliklerine ikinci bir süre daha verileceği öngörülmüştür.
Anayasa’nın 5. ve 56. maddelerinde, Devlete yüklenen ödevler çerçevesinde, Kanun’un fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek şeklindeki amacı doğrultusunda, rızayla riskli yapıların tahliye edilmesi ve yıktırılması için ilgililerine imkân tanınmasına rağmen tahliye edilmeyen ve yıktırılmayan riskli yapıların ilgili kamu kurum ve kuruluşları tarafından tahliye edilmesi ve yıktırılmasının öngörülmesinde Anayasa’ya aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Diğer taraftan Kanun kapsamında, riskli yapıların yıktırılması tek çözüm olarak benimsenmemiş; Kanun’un 6. maddesinin (8) numaralı fıkrasında, “Riskli alan ve rezerv yapı alanı dışında olup da bu Kanunun öngördüğü amaçlar bakımından güçlendirilebileceği teknik olarak tespit edilen yapılar için, Bakanlar Kurulunca belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde Bakanlıkça dönüşüm projeleri özel hesabından güçlendirme kredisi verilebilir.” biçimindeki hükme yer verilmek suretiyle riskli alan ve rezerv yapı alanı dışında bulunan riskli yapılarını güçlendirmek isteyen bireylere bu imkân tanınmıştır.
Dava dilekçesinde, alt yapı maliyetlerine ilişkin de Anayasa’ya aykırılık iddiasında bulunulmuş ise de bu husus, dava konusu kurallarda değil, Kanun’un 6. maddesinin (4) numaralı fıkrasında düzenlenmiş olup kuralların bu yönden anayasal incelemesi yapılmamıştır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 5., 17., 56. ve 57. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ıyla ilgisi görülmemiştir.
4- (5) Numaralı Fıkra
Dava dilekçesinde, kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 17., 56. ve 57. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
a- Birinci Cümle
Dava konusu kuralın birinci cümlesiyle, Bakanlık veya idare tarafından yapılan yıktırma sonucunda doğan masrafların, ilgili tapu müdürlüğüne bildirileceği hükme bağlanmıştır.
Kanun’un 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının yedinci cümlesinin incelenmesi sırasında belirtilen gerekçelerle, dava konusu kural, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 5., 17., 56. ve 57. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
b- İkinci Cümle
6216 sayılı Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle dava konusu kural Anayasa’nın 13. ve 35. maddesi yönünden de incelenmiştir.
Dava konusu kuralın ikinci cümlesiyle, tapu müdürlüğünün, yıkılan binanın paydaşlarının müteselsil sorumlu olmalarını sağlamak üzere tapu kaydındaki arsa payları üzerine birinci cümlede belirtilen masraf tutarında müşterek ipotek belirtmesinde bulunarak Bakanlığa veya idareye ve binanın ayni ve şahsi hak sahiplerine bilgi vereceği hükme bağlanmıştır.
Kanun’un 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının sekizinci cümlesinin incelenmesi sırasında belirtilen gerekçelerle, dava konusu kural Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL ile Zühtü ARSLAN bu görüşe katılmamışlardır.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 17., 56. ve 57. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
E- Kanun’un 6. Maddesinin İncelenmesi
1- (1) Numaralı Fıkra
Dava dilekçesinde, “Bakanlıkça uygun görülenler” şeklindeki yürütmeye geniş yetki veren belirsiz ifadenin hukuk güvenliğini tehlikeye düşüreceği, kanun koyucunun temel ilkeleri koymadan, çerçeveyi çizmeden yürütmeye yetki vermemesi gerektiği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 6., 7., 8., 10., 11., 13., 36., 56., 57., 123., 125. ve 127. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralın birinci, ikinci ve üçüncü cümleleriyle, üzerindeki riskli yapı yıkıldıktan sonra arsa hâline gelen taşınmazın bağımsız bölümlerindeki kat mülkiyeti ve kat irtifakının terkin edilmesi, müşterek malikleri adına arsa payları oranında tescil edilmesi ve gerektiğinde ilgili kamu kurum ve kuruluşu tarafından taşınmazla ilgili cins değişikliği, tevhit ve ifraz işlemlerinin yapılması düzenlenmiştir. Kuralın sonraki cümlelerinde ise yukarıda belirtilen şekilde ortaya çıkan parsellerin ne şekilde değerlendirileceğine ilişkin usul ve esaslar hükme bağlanmıştır. Bu kapsamda, anılan parsellerin malikleri tarafından değerlendirilmesinin esas olduğu, bu konuda sahip oldukları hisseleri oranında paydaşların en az üçte iki çoğunluğu ile karar verecekleri, karara katılmayanların bağımsız bölümlerine ilişkin arsa paylarının, Bakanlıkça rayiç değerinden az olmamak üzere anlaşma sağlayan diğer paydaşlara açık artırma usulü ile satılacağı, bu suretle paydaşlara satış gerçekleştirilemediği takdirde, bu payların, Bakanlığın talebi üzerine, tespit edilen rayiç bedeli de Bakanlıkça ödenmek kaydı ile tapuda Hazine adına resen tescil edileceği belirtilmiştir. Bu şekilde Hazine adına tescil edilen paylar, ya yapılan anlaşma çerçevesinde değerlendirilmek üzere Bakanlığa tahsis edilmiş sayılacak ya da “Bakanlıkça uygun görülenler” TOKİ’ye veya idareye devredilecektir. Bu durumda, paydaşların kararı ile yapılan anlaşmaya uyularak işlem yapılacaktır.
Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan “Bakanlık tarafından yetkilendirilmesi hâlinde” ibaresi yönünden yapılan inceleme sırasında açıklandığı üzere, diğer bazı kanunlarda kentsel dönüşümle ilgili düzenlemeler bulunmakta ise de Kanunla afet riski altındaki alanların dönüştürülmesine ilişkin usul ve esaslar özel olarak düzenlenmiş, kanun koyucu takdir yetkisini kullanarak anılan Kanun kapsamındaki uygulamalarda asıl yetkiyi Bakanlığa vermiş, bununla birlikte TOKİ ve idare (il özel idareleri ve belediyeler) sürecin dışında bırakılmamış, bunların anılan uygulamaları yapabilmeleri Bakanlığın yetkilendirmesine bağlı tutulmuştur. Dava konusu kuralda yer alan “Bakanlıkça uygun görülenler” ibaresinin Bakanlığın bu yetkisi kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Bakanlık, Kanun uyarınca yapılacak uygulamalar konusunda TOKİ veya idareyi yetkilendirmişse uygulamaların yapılabilmesi için bu kapsamda gerekli gördüğü taşınmazları veya taşınmazlar üzerindeki payları da yetkilendirdiği kurum ve kuruluşlara devredebilecektir.
Açıklanan nedenlerle ve Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan “…Bakanlık tarafından yetkilendirilmesi hâlinde…” ibaresi ve 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci cümlelerinin incelenmesi sırasında belirtilen gerekçelerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 5., 7. ve 123. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 6., 8., 10., 11., 13., 35., 36., 56., 57., 125. ve 127. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
2- (2) Numaralı Fıkra
Dava dilekçesinde, acele kamulaştırma yoluyla mülkiyet hakkının yok sayıldığı, 2942 sayılı Kanun’un 27. maddesinde acele kamulaştırmanın uygulanacağı hâllerin tahdidi olarak sayıldığı, kuralda belirtilen durumun acele kamulaştırma yapılmasını gerektirmediği, kanunlarda yapılan değişikliklerin toplumsal gerçeklere uyumlu olması ve adaletli kurallar içermesi gerektiği, hukuk güvenliğinin, yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınılmasını gerektirdiği, temel hak ve hürriyetlerin özlerine dokunulmaksızın ancak Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplerle bağlı olarak ve kanunla sınırlanabileceği, bu sınırlamaların Anayasa’nın sözüne, ruhuna ve demokratik toplum düzenine ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı, kuralın birinci fıkrası ile ikinci fıkrası arasında çelişki bulunduğu belirtilerek kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 6., 7., 8., 10., 11., 13., 35., 36., 56., 57., 123., 125. ve 127. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle dava konusu kural Anayasa’nın 46. maddesi yönünden de incelenmiştir.
Dava konusu kuralla, bir önceki fıkra uyarınca en az üçte iki çoğunluk sağlanamayıp uygulama kapsamındaki parsellerin ne şekilde değerlendirileceği malikler tarafından kararlaştırılamadığında, Bakanlık, TOKİ veya idare tarafından anılan parsellerin “acele kamulaştırma” yoluyla kamulaştırılmasına ilişkin usul ve esaslar düzenlenmiştir. Buna göre, üzerindeki bina yıkılmış olan arsanın maliklerine öncelikle tebligat yapılacaktır. Bu tebligatı takip eden otuz gün içinde en az üçte iki çoğunluk ile anlaşma sağlanamaması hâlinde, gerçek kişilerin veya özel hukuk tüzel kişilerinin mülkiyetindeki taşınmazlar için Bakanlık, TOKİ veya idare tarafından “acele kamulaştırma” yoluna gidilebilecektir.
Kamulaştırma, bir taşınmaz üzerindeki özel mülkiyet hakkının, malikin rızası olmaksızın, kamu yararı için ve karşılığı ödenmek koşuluyla devlet tarafından sona erdirilmesidir.
2942 sayılı Kanun’da kamulaştırmanın usul ve esasları kurala bağlanmıştır. Bazı istisnai hâllerde, bu usul ve esasların tamamlanmasından önce özel mülkiyet altındaki taşınmazların idare tarafından bir an evvel kullanılması ihtiyacı ortaya çıkabilecektir. Anılan Kanun’un 27. maddesiyle, özel mülkiyete konu taşınmazları, acele kamulaştırma yoluyla normal bir kamulaştırma sürecindeki işlemler tamamlanmadan hukuka uygun bir şekilde kullanma imkânı tanınmıştır. Burada, mahkemece “kıymet takdiri dışındaki işlemler” sonradan tamamlanmak üzere taşınmaza idare tarafından “el konulmasına” karar verilmekte ancak verilen karar, taşınmazın mülkiyetinin idareye geçmesi sonucunu doğurmamaktadır. Mülkiyetin geçmesi için ya taşınmaz malikinin idare lehine ferağ vermesi ya da idarenin normal kamulaştırmalarda olduğu gibi 2942 sayılı Kanun’un 10. maddesi uyarınca kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açması gerekmektedir. Dolayısıyla acele kamulaştırmanın, bazı istisnai hâllerde, kamulaştırma sürecindeki işlemler tamamlanmadan ve mülkiyet idareye geçmeden önce idareye özel mülkiyete konu bir taşınmazı, el koymak suretiyle kullanma imkânı tanıyan bir tedbir niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır.
Acele kamulaştırmada, mülkiyet hakkı hukuken ortadan kaldırılmamakla birlikte, el koymayla, malikin mülkiyet hakkından kaynaklanan yetkileri kısıtlanmış olduğundan, bunun, anılan hakka yönelik bir sınırlama niteliğinde olduğunda kuşku bulunmamaktadır.
Kamulaştırma yoluyla mülkiyet hakkının sınırlanması yönünden, Anayasa’nın 46. maddesinde özel hükümlere yer verilmiştir. Dolayısıyla bu tür sınırlamaların, Anayasa’nın 13. ve 35. maddeleri dışında, 46. maddesinde yer alan hükümlere de uygun olması gerekir.
Anayasa’nın 46. maddesinde, “Devlet ve kamu tüzel kişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idari irtifaklar kurmaya yetkilidir.
Kamulaştırma bedeli ile kesin hükme bağlanan artırım bedeli nakden ve peşin olarak ödenir. Ancak, tarım reformunun uygulanması, büyük enerji ve sulama projeleri ile iskan projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla kamulaştırılan toprakların bedellerinin ödenme şekli kanunla gösterilir. Kanunun taksitle ödemeyi öngörebileceği bu hallerde, taksitlendirme süresi beş yılı aşamaz; bu takdirde taksitler eşit olarak ödenir.
Kamulaştırılan topraktan, o toprağı doğrudan doğruya işleten küçük çiftçiye ait olanlarının bedeli, her halde peşin ödenir.
İkinci fıkrada öngörülen taksitlendirmelerde ve herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz uygulanır.” denilmiştir.
Buna göre, kamulaştırma yoluyla mülkiyet hakkının sınırlanabilmesi için “kamu yararı” bulunması ve kural olarak taşınmazın bedelinin “nakden ve peşin” olarak ödenmesi gerekmektedir. Bununla birlikte maddede belirtilen istisnai hâller söz konusu olduğunda, belli şartlarla bedelin “taksitle” ödenmesi de mümkündür.
Kanun’un genel gerekçesinde, Anayasa’nın 56. maddesiyle sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı çerçevesinde Devlete bazı ödevler yüklendiği, bu kapsamda jeolojik durumu ve zemin özellikleri itibariyle iskânın tehlikeler arz ettiği bazı yerleşim merkezlerinin bir an önce bulundukları yerlerde dönüştürülmesinin ve hatta başka yerlere nakledilmesinin zaruri olduğu, buralardaki “iskân durumu”nun yeniden düzenlenmesi gerektiği ifade edilmiştir. Bu uygulamaların bir parçası olarak dava konusu kuralla, malikleri tarafından kendi iradeleriyle değerlendirilmeyen taşınmazların, ilgili kamu kurum ve kuruluşları tarafından kamulaştırma yoluyla değerlendirilmesi hükme bağlanmış, kuralın ikinci cümlesinde, Kanun uyarınca yapılacak olan kamulaştırmaların 2942 sayılı Kanun’un 3. maddesinin ikinci fıkrasındaki “iskân projelerinin gerçekleştirilmesi amaçlı” kamulaştırma sayılacağı belirtilmiştir. Afet riski altındaki yerleşim merkezlerinin iskân durumunun yeniden düzenlenmesinin bir parçası olarak malikleri tarafından kendi iradeleriyle değerlendirilmeyen taşınmazların, ilgili kamu kurum ve kuruluşları tarafından kamulaştırma yoluyla değerlendirilmesinde kamu yararı bulunduğu açıktır.
Diğer taraftan Anayasa’nın 46. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca, tarım reformunun uygulanması, büyük enerji ve sulama projeleri ile “iskân projelerinin gerçekleştirilmesi”, yeni ormanların yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla kamulaştırılan toprakların bedellerinin ödenme şekli kanunla gösterilir. Kanunun taksitle ödemeyi öngörebileceği bu hâllerde, taksitlendirme süresi “beş yıl”ı aşamaz. Bu takdirde taksitler “eşit” olarak ödenir.
İskân projelerinin gerçekleştirilmesi amaçlı yapılacak olan Kanun kapsamındaki kamulaştırmalarda, taşınmazın bedelinin taksitle ödenebilmesine anayasal engel bulunmamaktadır. Ancak taksitlendirmenin, Anayasa’nın 46. maddesinde belirtilen şartlara uygun olarak yapılacağında kuşku bulunmamaktadır. Dava konusu kuralla, taksitlendirmenin şartları yönünden 2942 sayılı Kanun’un 3. maddesinin ikinci fıkrasına atıf yapılmış, bununla birlikte ilk taksit ödemesinin anılan fıkraya göre belirlenen tutarların beşte biri oranında yapılacağı hükme bağlanmıştır.
2942 sayılı Kanun’un 3. maddesinin ikinci fıkrasına göre, ödenecek kamulaştırma bedelinin o yılki genel bütçe kanununda gösterilen miktarı, nakden ve peşin olarak ödenir. Bu miktar, kamulaştırma bedelinin altıda birinden az olamaz. Bu miktarın üstünde olan kamulaştırma bedelleri, peşin ödeme miktarından az olmamak ve en fazla beş yıl içinde faiziyle birlikte ödenmek üzere eşit taksitlere bağlanır. Taksitlere, peşin ödeme gününü takip eden günden itibaren, devlet borçları için öngörülen en yüksek faiz haddi uygulanır. Dava konusu kuralla, bu hükümlerden farklı ancak taşınmaz malikleri lehine olarak ilk taksitin asgari sınırı, altıda birden beşte bire çıkarılmıştır. Dolayısıyla kural, 2942 sayılı Kanun’un 3. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde, taksitlendirmenin şartları bakımından da Anayasa’ya aykırılık olmadığı anlaşılmaktadır.
Dava dilekçesinde, kuralın (1) numaralı fıkrası ile (2) numaralı fıkrası arasında çelişki bulunduğu ileri sürülmüşse de bir yasa kuralı bir başka yasa kuralına göre ve onun varlığı ya da yokluğu gözetilerek değil, ancak ilgili Anayasa kuralına göre değerlendirilerek denetlenebilir. Kanun koymak, değiştirmek, kanunu yürürlükten kaldırmak ve yerindeliğini takdir etmek, tümüyle kanun koyucunun yetkisi içindedir ve kanunlar arasında uyum ve uygunluk kanun koyucu tarafından gözetilmesi gereken hususlardır. Bu nedenle, dava dilekçesinde ileri sürülen, dava konusu kuralların yürürlükteki diğer kanun hükümleri ile uyumlu olmadığı iddiasının anayasaya uygunluk denetiminde esas alınabilmesi olanaklı değildir. Kaldı ki (2) numaralı fıkrada yer verilen “Üzerindeki bina yıkılmış olan arsanın maliklerine yapılan tebligatı takip eden otuz gün içinde en az üçte iki çoğunluk ile anlaşma sağlanamaması hâlinde, gerçek kişilerin veya özel hukuk tüzel kişilerinin mülkiyetindeki taşınmazlar için Bakanlık, TOKİ veya İdare tarafından acele kamulaştırma yoluna da gidilebilir.” şeklindeki hükümde belirtilen süre, (1) numaralı fıkra uyarınca malikler tarafından anlaşma yapılabilmesi için belirlenen azami süreye ilişkin olup iki fıkra arasında bir çelişki de bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 13., 35. ve 46. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 6., 7., 8., 10., 11., 36., 56., 57., 123., 125. ve 127. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
3- (3) Numaralı Fıkra
Dava dilekçesinde, son bir yıl içinde taşınmazda ikamet edenlere kredi veya konut sertifikası verilebileceğine ilişkin ifadenin belirli olmadığı, Bakanlığa ucu açık takdir yetkisi verdiği ve ayrımcı uygulamalara zemin oluşturduğu, eşitlik ilkesini ihlal ettiği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 6., 7., 8., 10., 11., 13., 36., 56., 57., 123., 125. ve 127. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralla, “anlaşma ile tahliye edilen, yıktırılan veya kamulaştırılan yapıların maliklerine ve malik olmasalar bile bu yapılarda kiracı veya sınırlı ayni hak sahibi olarak en az bir yıldır ikamet ettiği veya bunlarda işyeri bulunduğu tespit edilenlere” konut, işyeri, arsa veya dönüşüm projeleri özel hesabından kredi veya mülkiyet ya da sınırlı ayni hak sağlayan ve usul ve esasları Bakanlıkça belirlenen “konut sertifikası”; bu kişilerden “konutunu ve işyerini kendi imkânları ile yapmak veya edinmek isteyenlere” “kredi” verilebileceği; “775 sayılı Kanun’a göre yoksul veya dar gelirli olarak kabul edilenlere” verilecek olan konut veya işyerlerinin, Bakanlık, TOKİ veya idare tarafından, 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısiyle Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun’da belirtilen usul ve esaslar uyarınca borçlandırma suretiyle de sağlanabileceği hükme bağlanmıştır.
Dava konusu kuralla, Kanun’un amacının gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak amacıyla anlaşma ile tahliye edilen, yıktırılan veya kamulaştırılan yapıların maliklerine ve malik olmasalar bile bu yapılarda ikamet edenlere bazı kolaylıklar sağlanmıştır. Sağlanan kolaylıklar ve bunun şartları kuralda belirtilmiştir.
Kanun’un 5. maddesinin (1) numaralı fıkrası kapsamında belirtilen gerekçelerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 7., 10. ve 123. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 5., 6., 8., 11., 13., 36., 56., 57., 125. ve 127.maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
4- (4) Numaralı Fıkra
Dava dilekçesinde, “gerekli görüldüğünde” şeklinde belirsiz ibareye yer verilmesinin keyfi uygulamaların önünü açtığı, “Bakanlar Kurulu kararı ile sosyal donatı ve altyapı harcamaları uygulama maliyetine dahil edilmeyebilir.” biçimindeki istisnanın, genel olarak sosyal donatı ve altyapı harcamalarının maliyete ekleneceğini gösterdiği, bunun riskli olduğu için evleri yıktırılan geniş kesimlerin büyük miktarlarda borçlandırılması anlamına geldiği gibi, hukuk devleti ve sosyal devlet ilkeleri ile çeliştiği, somut bir ölçüt konulmadan, Bakanlar Kurulunun takdirine bırakılan fiyat farklılaştırmasının ayrımcı sonuçlar yaratabilecek nitelikte olduğu belirtilerek kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 6., 7., 8., 10., 11., 13., 36., 56., 57., 123., 125. ve 127. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle dava konusu kural Anayasa’nın 65. maddesi yönünden de incelenmiştir.
Dava konusu kuralla, riskli alanlarda, rezerv yapı alanlarında ve riskli yapıların bulunduğu taşınmazlar üzerinde yapımı gerçekleştirilen konutların bedellerinin, gerekli görüldüğünde, proje uygulamalarının yapıldığı illerdeki mevcut ekonomik durum, tabii afetin ortaya çıkardığı durumlar, konut rayiç ve enkaz bedelleri ile uygulama alanındaki kişilerin mal varlığı ve geliri göz önünde bulundurularak Bakanlar Kurulu kararı ile yapım maliyetlerinin altında tespit edilebileceği, sosyal donatı ve altyapı harcamalarının uygulama maliyetine dâhil edilmeyebileceği hükme bağlanmıştır.
Kural, Kanun’un uygulama alanları olan riskli alanlar, rezerv yapı alanları ve riskli yapıların bulunduğu taşınmazlar üzerinde bulunan riskli yapıların yıkımından sonra yeni yapılacak konutların bedellerinin, bazı özel durumlarda yapım maliyetinin altında belirlenmesi, sosyal donatı ve alt yapı harcamalarının uygulama maliyetine dâhil edilmemesi hususunda Bakanlar Kuruluna takdir yetkisi tanımaktadır.
Bakanlar Kurulunun bu yetkisini kullanırken hangi durumları dikkate alacağı kuralda düzenlenmiştir. Bunlar; “proje uygulamalarının yapıldığı illerdeki mevcut ekonomik durum”, “tabii afetin ortaya çıkardığı durumlar”, “konut rayiç ve enkaz bedelleri” ile “uygulama alanındaki kişilerin mal varlığı ve geliri”dir. Hangi yetkinin, hangi merci tarafından ve hangi kriterler dikkate alınarak kullanılacağı açıkça düzenlenmiş olan dava konusu kuralın belirsiz olduğu söylenemez.
Diğer taraftan Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan sosyal devlet, “insan onuru”nun korunmasını amaçlar ve bunun için sosyal adaleti tesis etmeye çalışır. Vatandaşlarına asgari bir yaşam standardı sağlamayı kendisine görev bilen sosyal devlet, kişi ve toplum yararı arasında denge kuran, toplumsal dayanışmayı üst düzeyde gerçekleştiren, sosyal ve ekonomik açıdan dezavantajlı olanları gözeterek sosyal adaleti sağlayan devlettir. Ancak, sosyal devlet anlayışı bireylerin her türlü ihtiyacının bedelsiz olarak karşılanmasını gerektirmemektedir. Anayasa’nın 65. maddesi uyarınca, Devlet, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirir. Devletin her birey yönünden maliyetin altında konut bedeli belirleme ve kimi harcamaları maliyete dâhil etmeyerek aradaki farkı bütçeden karşılama şeklinde bir zorunluluğu bulunmamaktadır.
Ekonomik durumları ve afete maruz kalmış olmaları gözetilerek kimi iller ve bireyler yönünden Kanun’da belirtilen uygulamalar kapsamında yapılacak konutların bedellerinin maliyetin altında tespit edilmesi hususunda Bakanlar Kuruluna yetki verilmesi, Anayasa’nın 2. ve 5. maddesinde yer verilen ve toplumun ekonomik yönden nispeten dezavantajlı kesimlerinin korunmasını sağlamayı da amaçlayan sosyal devlet ilkesinin bir gereğidir.
Kaldı ki Anayasa Mahkemesinin 18.10.2012 günlü, E.2010/82, K.2012/159 sayılı kararında ifade edildiği üzere, yol, elektrik, su, kanalizasyon, iletişim, doğalgaz vb. klasik altyapı ile halkın dinlenme, eğlenme ve bilgilenme gibi ihtiyaçlarının giderildiği sosyal altyapının yapılması, bunların yapıldığı yerlerdeki taşınmazların değerinde önemli bir artış meydana getirmektedir. Bu artış nedeniyle taşınmaz maliklerinin alt yapı giderlerine katılmaları hâlinde bireylerin çıkarları ile kamunun çıkarları arasında hakkaniyete dayalı bir denge kurulmuş olmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 5. ve 65. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 7., 6., 8., 10., 11., 13., 36., 56., 57., 123., 125. ve 127.maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
5- (5) Numaralı Fıkra
Dava dilekçesinde, Bakanlık lehine verilen yetkiler nedeniyle bir yetki temerküzü oluştuğu, mahallî idarelerin yetkilerinin önemli bir bölümünün ortadan kaldırıldığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 6., 7., 8., 10., 11., 13., 36., 56., 57., 123., 125. ve 127. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.