Davacı hisseleri devraldığı işlem sırasında, söz konusu taşınmazın hukuken özel mülkiyete konu olamayacak yerlerden olduğunu bilecek durumdadır. Devlet, yeni malike satın aldığı payın uyuşmazlık konusu ve mevcut kayıtların doğruluğunun an itibarıyla tartışmalı olduğunu, dolayısıyla söz konusu sicil kayıtlarını bu hâliyle değerlendirmesi gerektiğini 4721 sayılı Kanun’un 1020. maddesi uyarınca malikin bilgisine sunmuş bulunmaktadır. Bu itibarla taşınmaza ait tapu kaydına orman şerhi konulması nedeniyle oluşan zarar ile Devletin tapu sicilinin doğru tutulmamasından kaynaklanan zararlara ilişkin sorumluğu arasında bir sebep sonuç ilişkisi oluşmamıştır. Dolayısıyla davacının diğer paydaşlardan satın aldığı 2/3 oranındaki pay yönünden tapu sicil kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklı olarak Devlete karşı bir tazminat hakkının doğduğundan söz edilemez.
Taraflar arasındaki 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesine dayalı tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davalı Hazineye karşı açılan davanın kabulüne, orman idaresine karşı açılan davanın pasif husumet yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilmiştir.
Kararın davalı Hazine vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davalı Hazine vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 5. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından bozma kararına karşı direnilmiştir.
Direnme kararı davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmekle; yapılan ön inceleme sonucunda temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Kanun’un 369. maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun’un 373. maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek davalı Hazine vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilerek, Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin maliki olduğu Kocaeli ili Karamürsel ilçesi … mahallesi 141 ada 20 parsel sayılı taşınmazın 16.083,67 m2’lik bölümünün Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/183 Esas, 2018/332 Karar sayılı kararı ile orman vasfıyla hazine adına tapuya kayıt ve tescil edildiğini, davacının tapuya güvenerek maliki olduğu taşınmazın elinden çıkması nedeniyle ve kendisine herhangi bir bedel ödenmediği için tazminat şartlarının oluştuğunu ileri sürerek şimdilik 100.000,00 TL tazminatın tapu kaydına şerhin konulduğu tarihten işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiş, talebini ıslah ile artırmıştır.
II. CEVAP
1. Davalı Hazine vekili cevap dilekçesinde; idari yargının görevli olduğunu, davanın zamanaşımına uğradığını, husumetin orman idaresine yöneltilmesi gerektiğini, orman olarak nitelendirilen yer için tazminat ödenmesi gerekmediğini, Hazinenin sorumluluğunun bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
2. Davalı … idaresi vekili cevap dilekçesinde; husumetin Hazineye yöneltilmesi gerektiğini, tazminat şartlarının oluşmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin 08.01.2020 tarihli ve 2019/267 Esas, 2020/7 Karar sayılı kararıyla; dava konusu taşınmazın tapu kaydının beyanlar hanesine 06.06.1991 tarihinde “orman tahdit haritasının içerisindedir” şeklinde şerh konulduğu, mahkemenin 2015/183 Esas, 2018/332 Karar sayılı kararı ile taşınmazın 16.083,67 m2’lik kısmının iptali ile orman vasfı ile hazine adına tapuya kayıt ve tesciline karar verildiği, kararın Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin kararı ile onanarak 07.05.2019 tarihinde kesinleştiği, 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesine göre tapu sicilinin tutulmasından doğan zararlardan Devletin sorumlu olduğu gerekçesiyle davalı Hazineye karşı açılan davanın kabulü ile 654.122,86 TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı Hazineden alınarak davacıya verilmesine, orman idaresine karşı açılan davanın pasif husumet ehliyeti yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Hazine vekili istinaf başvurusunda bulunmuşlardır.
B. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin 03.03.2021 tarihli ve 2020/846 Esas, 2021/224 Karar sayılı kararıyla; ilk derece mahkemesi kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle davalı Hazine vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Hazine vekili temyiz isteminde bulunmuşlardır.
2. Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile;
”…Aşağıda açıklanan nedenlerle Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi’nin esastan reddine ilişkin kararın kaldırılmasına karar verildikten sonra ilk derece mahkemesi kararının incelenmesinde;
Dosyada bulunan bilgi ve belgelere, kararın dayandığı gerekçelere göre; dava konusu Kocaeli İli, Karamürsel İlçesi, … Mahallesi, 141 ada, 20 parsel sayılı 23.593,18 m2 yüzölçümlü taşınmazın 1955 yılında yapılan arazi kadastrosu sebebiyle dava dışı şahıs adına tespit ve tescil edildiği, 1966 yılında davacılar murisinin taşınmazı edindiği 27.02.2015 yılında taşınmazın 1/3’er oranında hisseler ile mirasçılar, davacı … oğlu … ile dava dışı… ve …’a mirasen intikal ettiği aynı gün davacının diğer hissedarların 2/3 oranındaki hissesini de satın alarak taşınmazda tam hisse ile malik olduğu, dava konusu taşınmazın tapu kaydına 06.06.1991 tarihinde orman tahdit sınırları içerisinde kaldığına dair şerh konulduğu, Karamürsel Asliye Hukuk Hukuk Mahkemesi’nin 2015/183 Esas-2018/332 Karar sayılı dosyası ile dava konusu taşınmazın 16.083,67 m2’lik kısmının orman vasfı ile Hazine adına tesciline karar verildiği bu kararın 07.05.2019 tarihinde kesinleştiği, eldeki davanın ise 02.07.2019 tarihinde 10 yıllık zamanaşımı süresi içerisinde açıldığı anlaşılmıştır.
Arazi niteliğindeki dava konusu taşınmaza gelir metodu esas alınarak değer biçilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir. Ancak;
Davacılar murisinin 1966 yılında taşınmazı edindiği 27.02.2015 yılında taşınmazın 1/3’er oranında hisseler ile mirasçılar, davacı … oğlu … ile dava dışı… ve …’a intikal ettiği, aynı gün davacının diğer hissedarların 2/3 oranındaki hissesini de satın alarak taşınmazda tam hisse ile malik olduğu, taşınmazın tapu kaydına 06.06.1991 tarihinde orman tahdit sınırları içerisinde kaldığına dair şerh konulduğu, davacının taşınmazda bulunan 2/3 oranındaki hissesini taşınmazın orman tahdit sınırları içerisinde kaldığını gösteren şerh ile edindiği anlaşılmış olup, buna göre Devlet Tapu Sicil kaydındaki şerhin tesisini sağlayarak kaydın bu hali ile değerlendirilmesi gerektiği hususunu aleniyete intikal ettirmiştir. 4721 sayılı TMK’nın 1020 nci maddesinin.: “Tapu sicili herkese açıktır. İlgisini inanılır kılan herkes, tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini veya bunların örneklerinin verilmesini isteyebilir. Kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez.” hükmü nazara alındığında tapunun beyanlar hanesine şerh işlendikten sonra bu şerhi tapuda görmesine rağmen taşınmazın 2/3 oranındaki hissesini devir alan davacının iyi niyetli olduğundan ve TMK’nın 2. maddesi uyarınca dürüst davrandığından söz edilemez. Hal böyle olunca, davacının tapusunun iptali sebebiyle bir zararının oluştuğu kabul edilse bile bu zararın tapu sicil kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklandığı söylenemeyeceği gibi zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağının varlığından da bahsetmek mümkün olmayacağından, davacının taşınmazda bulunan ve murisinden intikal eden 1/3 oranındaki hissesi bakımından davanın kabulüne, orman olduğuna dair şerhi görerek satın aldığı 2/3 oranındaki hissesi bakımından davanın reddine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,
Doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle karar oy çokluğu ile bozulmuştur.
B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; bozma kararındaki karşı oy yazısında açıklanan gerekçe doğrultusunda direnme kararı verilmiştir.
VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davalı Hazine vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davalı Hazine vekili temyiz dilekçesinde; husumetin orman idaresine yöneltilmesi gerektiğini, tazminatın zamanaşımına uğradığını, tazminat talebinin yasal dayanağının bulunmadığını, taşınmazın gerçek değeri üzerinden bedelin belirlenemeyeceğini, faiz başlangıç tarihinin yanlış takdir edildiğini, hükme esas alınan bilirkişi raporunun denetime elverişli olmayıp hatalı ve eksik tespitler içerdiğini ileri sürerek kararın bozulmasını talep etmiştir.
C. Uyuşmazlık
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; kök murisin 1966 yılında taşınmazı edindiği, taşınmazın tapu kaydına 06.06.1991 tarihinde orman tahdit sınırları içerisinde kaldığına dair şerh konulduğu, 27.02.2015 yılında taşınmazın 1/3’er oranında hisseler ile mirasçılar davacı … oğlu … ile dava dışı… ve …’a intikal ettiği, aynı gün davacının diğer hissedarların 2/3 oranındaki hissesini de satın alarak taşınmazda tam hisse ile malik olduğu eldeki 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesine dayalı tazminat istemine ilişkin davada, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklı bir zararın doğup doğmadığı, davacının diğer paydaşlardan satın aldığı taşınmazın 2/3 payı yönünden uğradığı zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağının bulunup bulunmadığı, buradan varılacak sonuca göre satın aldığı hisselere ilişkin olarak davanın reddine karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
D. Gerekçe
1. İlgili Hukuk
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007 ve 1020. maddeleri
2. Değerlendirme
1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesine dayalı tazminat davası ile ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır.
2. Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Böyle bir yer özel mülkiyet kapsamından çıkarılarak kamu malı niteliğini kazanmakla birlikte, kişinin ya da kişilerin söz konusu tapuya dayalı hakkının hukuki güvenlik ilkesinin sonucu olarak korunması gerektiği muhakkaktır. Aksi düşünce tarzının, Devletin verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek hiçbir karşılık ödemeksizin iptalini istemesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir tutum oluşturacaktır.
3. Devletin, tuttuğu tapu kayıtlarının eksik ya da hatalı olması nedeniyle sorumlu tutulması mülkiyet hakkının korunması için çok önemli bir unsurdur. İşte tam bu noktada Devletin sorumluluğuna ve bu sorumluluğun hukuktaki niteliği üzerinde kısaca durulmasında yarar vardır.
4. Sorumluluk hukukunun tarihsel gelişim süreci içerisinde, kusur sorumluluğundan kusursuz sorumluluğa uzanan bir yol izlenir. Kusur sorumluluğunda bir zararı başkasına tazmin ettirmek, ancak zarar onun kusurlu bir fiilinden doğmuş ise mümkündür (Haluk, Tandoğan: Türk Mes’uliyet Hukuku, Ankara 1967, s. 89). Kusur sorumluluğunda “kusur”, sorumluluğun öğesidir (Fikret, Eren: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2017, s. 594).
5. Diğer bir anlatımla tazminat yükümlülüğünü kusura dayandırmak, önceleri adalete uygun ve yeterli görülmekte iken, zarar olasılıklarını çoğaltan büyük sanayinin gelişmesi, üretim ve taşıt araçlarının makineleşmesi, yeni enerji kaynaklarının bulunması halkın büyük şehirlerde yoğunlaşması ile modern hayatta zarar olasılıklarının çoğalması, böylece teknik ilerleme ve ona bağlı tehlikelerin artması ile birlikte zarar görenlere etkili bir koruma sağlamaya elverişsiz ve dolayısıyla adaleti sağlama bakımından da yetersiz kalmaya başlamıştır.
6. Böylece sanayileşme ile birlikte doğan tehlikeler hukuk alanında da etkisini doğurmuş ve bir kimsenin kusurlu olmasa dahi kendisinin verdiği zarar nedeniyle tazmin sorumluluğunu, kısacası kusursuz sorumluluğu getirmiştir (Haluk, Tandoğan: Kusura Dayanmayan Sözleşme Dışı Sorumluluk Hukuku, Ankara 1991, s. 1-4).
7. Kusursuz sorumluluk, tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescil sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür.
8. Öğretide kusursuz sorumluluk hâlleri “olağan sebep sorumluluğu – tehlike sorumluluğu” gibi ikili ayırıma tabî tutulduğu gibi (Eren, s. 641 ve 693); “hakkaniyet sorumluluğu-nezaret ve ihtimam gösterme yükümünden doğan sorumluluk-tehlike sorumluğu” şeklinde üçlü ayırım yapanlar da vardır (Selahattin Sulhi Tekinay/Sermet Akman/Haluk Burcuoğlu/Atilla Altop: Tekinay Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, İstanbul, 7. Baskı, 1993, s. 498).
9. Öte yandan, “objektif sorumluluk” üst başlığı altında kusursuz sorumluluk hâlleri olarak da düzenlemeler bulunmaktadır. Tehlike sorumluluğu, terminolojide “ağırlaştırılmış sebep sorumluluğu”; “ağırlaştırılmış objektif sorumluluk” olarak yer alır (Cengiz, Koçhisarlıoğlu: Objektif Sorumluluğun Genel Teorisi, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1984, s. 183). Diğer sorumluluk türlerinden farklı olarak kurtuluş beyyinesi (kanıtı) yasalarda bulunmamaktadır. Ancak, uygun illiyet bağını kesen sebepler sorumluyu sorumluluktan kurtarır.
10. Taşınmazların tapu siciline kaydedilmesinde ve doğru sicillerin oluşturulmasında Devletin sorumluluğu o kadar önemlidir ki, 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesinde, “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur.
Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder.
Devletin sorumluluğuna ilişkin davalar, tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür” hükmü öngörülmüştür.
11. Devletin tapu sicilini çok düzgün tutması ve taşınmazların durumunu tespit ve tescil bakımından gerekli düzenlemelerin yapılarak açık hâle getirilmesi konusuna büyük önem verilmiş, bu sicillerin Devlet memurlarınca tutulmasından ileri gelecek bütün zararlardan dolayı vatandaşlara karşı fer’î değil, aynen İsviçre’de olduğu gibi asli bir sorumluluk yüklenmiştir (Hıfzı Veldet, Velidedeoğlu / Galip, Esmer: Gayrimenkul Tasarrufları, İstanbul 1969, s. 512 vd; Jale, Akipek: Eşya Hukuku, Ankara 1972, s. 303).
12. Devletin sorumluluğundan söz edebilmek için, tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin ve bununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekle birlikte, eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir önemi yoktur.
13. Taşınmazda Devletin tapu sicilini tutması, hak ve işlem güvenliğinin sağlanabilmesinin bir güvencesi niteliğindedir. Ancak sistemin tam olarak yerine getirilmesi, tapu siciline duyulan güvenin sürekliliğine bağlıdır. İşte 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesinde kanun koyucu sicilin doğru tutulduğuna güvenenlerin, sicilin yolsuz tutulmasından dolayı uğradıkları zararların Devlet tarafından ödeneceği ilkesini düzenleyerek güveni sağlamayı amaç edinmiştir.
14. Burada, kusursuz sorumluluğun dayanağı, tapu siciline bağlı büyük çıkarların ve yanlış tesciller sonucunda sicile güven ilkesi yüzünden ayni hakların yerinin doldurulmaz biçimde değişmesi ve bu hakların sahiplerinin onlardan yoksun kalmaları tehlikesinin varlığı ile açıklanabilir.
15. Görüldüğü üzere, tapu sicilinin tutulmasını üzerine alan Devlet, tapu siciline tanınan güvenden ötürü, hak durumuna aykırı kayıtlardan doğan tehlikeyi de üstlenmektedir. Tapu müdür ya da memurunun kusuru olsun olmasın, tapu sicilinin tutulmasında kişilerin mameleki çıkarlarını koruyan hukuk kurallarına aykırı davranılmış olması yeterlidir. Kusurun varlığı ya da yokluğu Devletin sorumluluğu için önem taşımamakta, sadece Devletin memuruna rücu hâlinde iç ilişkide etkisi söz konusu olmaktadır.
16. Bu noktada ayrıntıları Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.11.2009 tarihli ve 2009/4-383 Esas, 2009/517 Karar sayılı kararında da değinilen kadastro işlemlerinden doğan zararın, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan zarar kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususunun açıklanması gerekmektedir.
17. Tapu işlemleri kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden sıralı işlemler olduğundan ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir.
18. Burada da Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Kusursuz sorumluluk tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescili sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Bu itibarla, kadastro görevlilerinin dayanaksız ya da gerçek hukuksal duruma uymayan kayıtlar düzenlemelerini ve taşınmazın niteliğinde yanlışlıklar yapmalarını da aynı kapsamda düşünmek gerekir.
19. Somut olayda, dava konusu taşınmaz muris … … adına kayıtlı iken tapu kaydına 06.06.1991 tarihinde orman sınırları içinde kaldığına dair şerh konulmuş, 27.02.2015 tarihinde taşınmaz 1/3’er oranında hisseler ile mirasçılar davacı … oğlu … ile dava dışı… ve …’a intikal etmiş, aynı gün davacı diğer hissedarların 2/3 oranındaki hissesini de satın alarak taşınmazda tam hisse ile malik olmuştur.
20. Eldeki direnmeye konu dava 02.07.2019 tarihinde Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesine dayalı açılmıştır.
21. Bu noktada tapudaki orman şerhini görmesine rağmen diğer hissedarların 2/3 oranındaki hissesini satış suretiyle devralan malikin (davacının) hukuki durumunu açıklamakta yarar bulunmaktadır.
22. Tapu sicili kurumunun amacı, taşınmaz üzerindeki ayni hakları açıklamak olduğu göz önünde tutulursa, bu sicilin ilgili kişilerin incelemesine açık olması gerektiği kolayca anlaşılır.
23. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1020. maddesi; “Tapu sicili herkese açıktır.
İlgisini inanılır kılan herkes, tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini veya bunların örneklerinin verilmesini isteyebilir.
Kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez” hükmünü içermektedir.
24. Kamuya açıklık prensibinin sonucu olarak, ilgili her kişi sicili incelemek imkânına sahip olduğu için, bu imkânı kullanan kişi sicildeki kaydı göreceğinden, imkânı kullanmayan kişi ise gerekli özeni sarfetmiş olmayacağından kimse sicilde var olan bir kaydı bilmediği hususunda iyiniyet iddia edemez (Kemal Oğuzman, Özer Seliçi, Saibe Oktay Özdemir, Eşya Hukuku, İstanbul 2017, s. 154 vd.).
25. Dosya kapsamına göre, 1955 yılında yapılan kadastro çalışması sonucu dava dışı Feyzi Küçükçalık adına tespit ve tescil edilmiş olan, ardından 05.12.1966 tarihinde muris … … tarafından devralınan ve 06.06.1991 tarihinde tapu kaydına orman şerhi işlenen taşınmaz, 27.02.2015 tarihinde 1/3’er oranında hisseler ile mirasçılar davacı … oğlu … ile dava dışı… ve …’a miras yolu ile intikal etmiş, aynı gün davacı diğer hissedarların 2/3 oranındaki hissesini de tapudan satış suretiyle devralmıştır.
26. Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı …, dava dışı… ve …’a ait hisseleri devraldığı işlem sırasında, söz konusu taşınmazın hukuken özel mülkiyete konu olamayacak yerlerden olduğunu bilecek durumdadır. Devlet, yeni malike satın aldığı 2/3 payın uyuşmazlık konusu ve mevcut kayıtların doğruluğunun an itibarıyla tartışmalı olduğunu, dolayısıyla söz konusu sicil kayıtlarını bu hâliyle değerlendirmesi gerektiğini 4721 sayılı Kanun’un 1020. maddesi uyarınca malikin bilgisine sunmuş bulunmaktadır. Bu itibarla taşınmaza ait tapu kaydına orman şerhi konulması nedeniyle oluşan zarar ile Devletin tapu sicilinin doğru tutulmamasından kaynaklanan zararlara ilişkin sorumluğu arasında bir sebep sonuç ilişkisi oluşmamıştır. Dolayısıyla davacının diğer paydaşlardan satın aldığı 2/3 oranındaki pay yönünden tapu sicil kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklı olarak Devlete karşı bir tazminat hakkının doğduğundan söz edilemez.
27. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında orman şerhli taşınmazdaki paylarını devretmemiş olsalardı davacının kardeşleri olan diğer mirasçılara tazminat ödeme yükümlülüğünde olduğu kabul edilen Devletin sorumluluğunun somut olayda ortadan kalkacağının kabulünün mümkün olmayacağı, önceki malik açısından tazminata yönelik hakkın varlığı kabul edilirken, kötüniyetli olduğu kanıtlanamamış yeni malikin de bu haktan faydalanması gerektiği, zarar ile sorumluluk arasında illiyet bağını kesecek ölçüde zarar görenin ağır kusurunun olmadığı, aksi kabulün mülkiyet hakkının ihlâli niteliği taşıdığı, bu nedenle direnme uygun olup, diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
28. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
29. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
VII. KARAR
Açıklanan sebeplerle; Davalı Hazine vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA,
Dosyanın 6100 sayılı Kanun’un 373. maddesinin 1. fıkrası uyarınca kararı veren İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,12.03.2025 tarihinde oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.
”K A R Ş I O Y”
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu önüne gelen olayda uyuşmazlık, kök murisin taşınmazı, arazi kadastrosu ile adına tescil edilen malikten edindikten sonra tapu kaydına orman şerhi konulduğu bilahare mirasçılara intikal eden taşınmazda bir mirasçının diğer iki mirasçının payını da satın alarak tapuda tam malik hâline geldiği ve tapuya güvenerek maliki olduğu taşınmazın elinden çıkması nedeniyle uğradığı zararın “tapu sicilinin yanlış tutulmasına bağlı olarak” Hazineden tazminine ilişkindir.
Dava konusu taşınmaz, 1955 yılında yapılan arazi kadastrosu ile vergi kaydına dayalı zilyetlik sebebiyle tarla vasfıyla dava dışı 3 kişi adına tapuya tescil edilmiştir.1966 yılında davacıların murisi tarafından edinildiği vefatıyla birlikte 27.02.2015 tarihinde 1/3’er payla davacı mirasçı ile diğer iki mirasçısına intikal ettiği, aynı gün davacı mirasçının diğer mirasçıların paylarını da satın alarak taşınmazda tam malik olduğu kayden anlaşılmıştır.
Dava konusu taşınmazın bulunduğu bölgede (…) arazi kadastrosundan sonra 6 No.lu Orman Kadastro Komisyonunca 1744 sayılı Kanun’la değişik 3. madde uygulaması yapılmasına 02.11.1981 tarihinde başlanmış ve 06.11.1981 tarihinde ilan yapılmıştır.
Davacı, uyuşmazlığa konu davadan önce, Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/183 Esas sayılı dosyasında, 03.05.2015 tarihinde … aleyhine açtığı açtığı davada, tapulu taşınmazının bir kısmının orman içine alınarak kamulaştırmasız el atma nedeniyle fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000,00 TL tazminatın tahsilini talep etmiş, davalı … orman şerhli taşınmaza yönelik davanın husumetten ve esastan reddini, karşı davası ile davacı adına olan tapu kaydının iptali ile orman vasfıyla hazine adına tapuya tescilini istemiştir. Mahkemenin 2015/183 Esas, 2018/332 Karar sayılı 07.05.2019 tarihinde kesinleşen kararıyla, dava konusu taşınmazın 16.083,67 m² kısmının orman tahdit sınırları içinde kaldığı için orman vasfı ile hazine adına tapuya tesciline karar verilmiş, tapu sicilinin beyanlar hanesine 06.06.1991 tarihinde orman tahdit sınırları içinde kaldığına dair şerh konulmuştur.
Davacının somut uyuşmazlığa konu olarak Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesinin 2021/6561 Esas sayılı dosyasında açtığı davada, dava konusu taşınmazın 16.083,67 m² Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/183 Esas sayılı dosyasında orman vasfı ile Hazine adına tapuya kayıt ve tesciline karar verildiği, davacının tapuya güvenerek malik olduğu taşınmazın elinden çıkması nedeniyle ve kendisine herhangi bir bedel ödenmediği için tazminat şartlarının oluştuğunu belirterek şimdilik 100.000,00 TL’nin tapu kaydına şehrin konulduğu tarihten işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılar Hazine ve Orman Genel Müdürlüğünden müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiş, talebini ıslah ile birlikte 654.122,86 TL’ye çıkarmıştır.
Davalı Hazine vekili idari yargının görevli olduğunu, davanın zamanaşımına uğradığını, husumetin orman idaresine yöneltilmesi gerektiğini, orman olarak nitelendirilen yer için tazminat ödenmesi gerekmediğini belirterek, davanın reddini savunmuştur.
Davalı … husumetin hazineye yönetilmesi gerektiğini, tazminat şartlarının oluşmadığını belirterek, davanın reddini savunmuştur.
İlk Derece Mahkemesince, davaya konu taşınmazın tapu kaydının beyanlar hanesine 06.06.1991 tarihinde orman tahdit haritası içerisindedir şeklinde şerh konulduğunu, mahkemenin 2015/183 Esas sayılı dosyasında kesinleşen kararı ile 16.083,67 m² kısmının iptali ile orman vasfı ile Hazine adına tapuya kayıt ve tesciline karar verildiği kararın Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin onama kararı ile 07.05.2019 tarihinde kesinleştiği Türk Medeni Kanunu 1007. maddesine göre tapu sicilinin tutulmasından doğan zararlardan devletin sorumlu olduğu gerekçesiyle, davacının Hazineye yönelik davasının kabulü ile 654.122,86 TL tazminatın dava tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte hazineden tahsiline, davacının orman yönetimine açtığı davanın pasif husumet ehliyeti yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilmiştir.
Kararın davalı hazine vekili tarafından İstinaf edilmesi üzerine Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesince İstinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
Kararın davalı hazine vekili tarafından temyizi üzerine özel dairece, davanın tapu kaydının mahkeme kararı ile iptal edilmesi nedeniyle vuku bulan zararın Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi uyarınca tazminini istemine ilişkin olduğu, istinaf kararının kaldırılarak, dava konusu taşınmazın 1955 yılında arazi kadastrosu sebebiyle dava dışı şahıs adına tespit ve tescil edildiği 1966 yılında davacılar murisinin taşınmazı edindiği 27.02.2015 tarihinde taşınmazın 1/3’er oranında hisseler ile mirasçılar davacı … ile dava dışı … ve …e mirasen intikal ettiği, aynı gün davacının diğer hissedarların 2/3 oranında hissesini de satın alarak tam hisse ile malik olduğu, taşınmazın tapu kaydına 06.06.1991 tarihinde orman tahdid sınırları içinde kaldığına dair şerh konulduğu, Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/183 Esas sayılı dosyasında 16.083,67 m² kısmın orman vasfı ile hazine adına tesciline karar verildiği, bu kararın 07.05.2019 tarihinde kesinleştiği eldeki davanın ise 02.07.2019 tarihinde 10 yıllık zamanaşımı süresi içinde açıldığının anlaşıldığı, arazi niteliğindeki dava konusu taşınmaza gelir metodu esas alınarak, değer biçilmesinde bir isabetsizlik görülmediği, ancak ……..Türk Medeni Kanunu’nun 1020. maddesinde tapu sicili herkese açıktır ilgisini inanılır kılan herkes tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini veya bunların örneklerinin verilmesini isteyebilir kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez hükmü nazara alındığında tapunun beyanlar hanesine şerh işlendikten sonra bu şerhi tapuda görmesine rağmen taşınmazın 2/3 oranındaki hissesini devir alan davacının iyiniyetli olduğundan ve TMK 2. maddesi uyarınca dürüst davrandığından söz edilemez, hâl böyle olunca davacının tapusunun iptali sebebiyle bir zararının oluştuğu kabul edilse bile bu zararın tapu sicili kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklandığı söylenemeyeceği gibi zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağının varlığından da bahsetmek mümkün olmayacağından davacının taşınmazda bulunan ve murisinden intikal eden 1/3 oranındaki hissesi bakımından davanın kabulüne, orman olduğuna dair şerhi görerek satın aldığı 2/3 oranındaki hissesi bakımından davanın reddine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi doğru görülmemiştir gerekçesiyle, karar oy çokluğuyla bozulmuştur. Karşı oy yazısında, davacının orman tahdit sınırları içerisinde bulunan ve murisinden kalan dava konusu taşınmazdaki hem kendi payı hem de kardeşleri olan diğer mirasçılardan satın aldığı paylar için eldeki davayı açtığı mahkemece tüm paylar yönünden davanın kabul edildiği karara yönelik istinaf taleplerinin Bölge adliye Mahkemesince esastan reddedildiği, davacının miras yoluyla edindiği payı yönünden davasının kabulüne rağmen aynı şekilde miras yoluyla dava konusu taşınmaza paydaş durumundaki kardeşlerine ait olan payları devraldığı için cezalandırması anlamına gelecek bir durumla karşı karşıya bırakılmasının hakkaniyet ilkelerine aykırılık teşkil edecek orman şerhli taşınmazdaki paylarını devretmemiş olsalardı davacının kardeşleri olan diğer mirasçılara tazminat ödeme yükümlülüğünde olduğu kabul edilen devletin sorumluluğunun somut olayda ortadan kalkacağının kabulünün mümkün olmadığı, eski malik açısından var olabilecek bir hakkın kötüniyetli olduğu ispatlanamamış yeni malik için de şüphesiz geçerli sayılması gerektiği davacının kardeşlerinin paylarını satın almasında illiyet bağını kesebilecek yoğunlukta kötüniyetli olduğuna dair herhangi bir tespitin dosya kapsamda bulunmadığı gerekçesiyle, çoğunluğun görüşüne katılmadıklarını belirtmişlerdir.
İlk Derece Mahkemesince bozma kararına karşı oy yazısında açıklanan gerekçe doğrultusunda direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Eldeki davada davacının tazminat isteminin hukuki dayanağı TMK’nın 1007. maddesidir. Anılan maddenin birinci fıkrasında; “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur.” hükmüne yer verilmiştir.
Tapu sicili, aynî haklarda aleniyet prensibine hayat vermek ve hukuki işlem güvenliğini sağlamak amacıyla tutulan resmî kayıtlar olarak tanımlanabilir. Taşınmazlara ilişkin hak ve işlem güvenliğinin tesis ve temin edilebilmesi bakımından tapu sicil kayıtlarını tutma ödevi Devlet tarafından üstlenilmiştir. Bu çerçevede taşınmazlar üzerindeki ayni hakkın herkese karşı ileri sürülebilmesi, taşınmaz üzerinde hak iktisap edecek kişilerin hakkın sahibi ve taşınmazın hukuki durumu hakkında bilgi sahibi olması ihtiyacı, taşınmaz üzerindeki ayni haklar bakımından devletin sorumluluğunda tutulan tapu sicili ile sağlanmıştır.
Ülke genelinde taşınmazlarla ilgili olarak sağlıklı bir hukuk düzeninin inşası, kamu mallarının korunması ve kişilerin mülkiyet haklarının zedelenmemesi bakımından tapu sicili kayıtlarının gerçek hak ve hukuki duruma uygun tutulması gerekir. Hukuk Genel Kuruluna göre de Devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan öteki unsur da topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamıştır (HGK’nın 17.11.2020 tarihli ve 2020/(20)16-136 Esas , 2020/895 Karar sayılı kararı).
Bu nedenle kanun koyucu bizzat Devlet eliyle tutulan tapu sicilindeki kayıtlarının doğruluğuna güvenen kişilerin bu güven yüzünden uğradığı zararlardan Devletin sorumlu olduğunu kabul etmiştir. Esasında TMK’nın 1007. maddesinde öngörülen sorumluluk ile kişilerin tapu siciline duydukları güvenin sürekliliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Hukuk Genel Kurulu da taşınmazda Devletin tapu sicilini tutmasının, hak ve işlem güvenliğinin sağlanabilmesinin bir güvencesi niteliğinde olduğunu vurgulamış, ancak sistemin tam olarak yerine getirilmesinin, tapu siciline duyulan güvenin sürekliliğine bağlı olduğuna dikkat çekerek TMK’nın 1007. maddesinde kanun koyucunun sicilin doğru tutulduğuna güvenenlerin, sicilin yolsuz tutulmasından dolayı uğradıkları zararların Devlet tarafından ödeneceği ilkesini düzenleyerek güveni sağlamayı amaç edindiğini belirtmiştir (HGK’nın 17.11.2020 tarihli ve 2020/(20)16-136 Esas, 2020/895 Karar sayılı kararı).
Tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu aslidir. Bu bağlamda tapu sicilinin yolsuz tutulması sebebiyle meydana gelen zarar, tapu memurunun veya denetim makamının kusurundan kaynaklansa da Devlet bu zarardan birinci derecede sorumludur. Nitekim Hukuk Genel Kurulu da bir kararında; “Devlet’in tapu sicilini çok düzgün tutması ve taşınmazların durumunu tespit ve tescil bakımından gerekli düzenlemelerin yapılarak açık hâle getirilmesi konusuna büyük önem verilmiş, bu sicillerin Devlet memurlarınca tutulmasından ileri gelecek bütün zararlardan dolayı vatandaşlara karşı fer’î değil, aslî bir sorumluluk yüklenmiştir.” değerlendirmesinde bulunmuştur (HGK’nın 13.12.2022 tarihli ve 2020/(20)8-16 Esas, 2022/1720 Karar sayılı kararı).
Öte yandan burada öngörülen sorumluluk tamamen objektif nitelikte bir sorumluluktur. Bir başka ifadeyle Devlet, tapu sicilinin tutulması nedeniyle oluşan zararlardan kusursuz olarak sorumludur. Yine bu sorumluluk tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararları kapsar. Hukuk Genel Kuruluna göre de Devletin sorumluluğundan söz edebilmek için, tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin ve bununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekle birlikte, eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir önemi yoktur. Başka bir deyişle Devletin sorumluluğu, kusursuz bir sorumluluktur. Dolayısıyla Devletin “tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğuna” ilişkin olarak, kusursuz sorumluluk/ağırlaştırılmış sebep/ağırlaştırılmış objektif sorumluluk/tehlike sorumluluğa ilişkin kurallar uygulanır (HGK’nın 13.12.2022 tarihli ve 2020/(20)8-16 Esas, 2022/1720 Karar sayılı kararı).
Kusur aranmaksızın sorumluluğun düzenlendiği hâller, kusursuz sorumluluk hâlleri olarak ifade edilmektedir. Doktrin kusursuz sorumluluk hâllerini olağan sebep sorumluluğu ve tehlike sorumluluğu şeklinde ikili ayrıma tâbi tutarken, TBK’da; hakkaniyet sorumluluğu, özen (sebep) sorumluluğu ve tehlike sorumluluğu şeklinde ayrıma tâbi tutulduğu görülmektedir. Tazminattan indirim sebeplerini düzenleyen …….. TBK’nın 52. maddesine göre; “Zarar gören, zararı doğuran fiile razı olmuş veya zararın doğmasında ya da artmasında etkili olmuş yahut tazminat yükümlüsünün durumunu ağırlaştırmış ise hâkim, tazminatı indirebilir veya tamamen kaldırabilir.”
TBK md. 52 öngörülen sebepler daha çok zarar görenle ilgilidir. “Hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı” yönündeki genel hukuk ilkesinin etkisiyle, maddede sayılan belirli hâl ve durumlarda tazminattan indirim yapılması mümkün bulunmaktadır. Anılan madde kapsamında yer alan indirim sebeplerinden bir kısmı; zarar verici fiile rıza, ortak veya kişisel kusurdur.
Ortak kusur, makul bir kimsenin kendi yararına sakınmak zorunda olduğu özensiz bir hareket tarzıdır. Ortak kusur, kasdi olabileceği gibi ihmal şeklinde de ortaya çıkabilir. Zarar görenin ortak kusuru tespit edilirken, aynen zarar verenin kusurunda olduğu gibi objektif kusur kriterlerine başvurulmalı, yani objektifleştirilmiş kusur kavramı esas alınmalıdır. Zarar görenin ortak kusuru illiyet bağını kesecek yoğunlukta ise, zarar veren sorumluluktan kurtulacak ve tazminat ödemeyecektir. Buna karşılık zarar görenin ortak kusuru bu yoğunlukta değilse ortak sebep olarak tazminattan indirim sebebi teşkil edecektir. Zira bu hâlde, zarar görenin kusuru, diğer ortak sebepler arasında kısmi bir sebep olarak zararın doğmasına veya artmasına katkıda bulunmuştur (Eren, Fikret; Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2020, s. 868).
Sorumluluk hukukunun tarihsel gelişim süreci içerisinde, kusur sorumluluğundan kusursuz sorumluluğa uzayan bir yol izlenir. Tazminat yükümlülüğünü kusura dayandırmak, önceleri adalete uygun ve yeterli görülmekte iken, modern hayatla birlikte zarar olasılıklarını çoğaltan gelişmelerle birlikte zarar görenlere etkili bir koruma sağlamada elverişsiz ve dolayısıyla adaleti sağlama bakımından yetersiz kalmaya başlamıştır.
Bu sorumluluk türünün özel görünümlerinden biri olan tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu, tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescil sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür.
Burada, kusursuz sorumluluğun dayanağı, tapu siciline bağlı büyük çıkarların ve yanlış tesciller sonucunda sicile güven ilkesi yüzünden ayni hakların yerinin doldurulmaz biçimde değişmesi ve bu hakların sahiplerinin onlardan yoksun kalmaları tehlikesinin varlığı ile açıklanabilir. Görüldüğü üzere, tapu sicilinin tutulmasını üzerine alan Devlet, tapu siciline tanınan güvenden ötürü, hak durumuna aykırı kayıtlardan doğan tehlikeyi de üstlenmektedir. Tapu sicil müdür ya da memurunun kusuru olsun olmasın, tapu sicilinin tutulmasında kişilerin mameleki çıkarlarını koruyan hukuk kurallarına aykırı davranılmış olması yeterlidir. Kusurun varlığı ya da yokluğu Devletin sorumluluğu için önem taşımamakta, sadece TMK’nin 1007. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, Devletin memuruna rücû hâlinde iç ilişkide etkisi söz konusu olmaktadır.
Buna göre Devlet (İdare), illiyet bağının kesildiğini ispat etmediği sürece sorumluluktan kurtulamaz. İlliyet bağının kesilebilmesi için zarar görenin ağır kusurunun bulunması veya üçüncü bir kişinin illiyet bağını kesebilecek nitelikte ağır kusurunun olması ya da hakkında zarar doğuran sonucun meydana gelmesinde öngörülemeyen hâlin bulunması gerekir (HGK’nın 13.12.2022 tarihli ve 2020/(20)8-16 Esas, 2022/1720 Karar sayılı kararı).
Somut uyuşmazlıkta, dava konusu taşınmaz, 1955 yılında yapılan arazi kadastrosu ile vergi kaydına dayalı zilyetlik sebebiyle tarla vasfıyla dava dışı 3 kişi adına tapuya tescil edilmiştir.1966 yılında davacıların murisi tarafından edinildiği vefatıyla birlikte 27.02.2015 tarihinde 1/3’er payla davacı mirasçı ile diğer iki mirasçısına intikal ettiği, Aynı gün davacı mirasçının diğer mirasçıların paylarını da satın alarak taşınmazda tam malik olduğu kayden anlaşılmıştır.
Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/183 Esas, 2018/332 Karar sayılı 07.05.2019 tarihinde kesinleşen kararıyla dava konusu taşınmazın 16.083,67 metrekarelik kısmının orman tahdit sınırları içinde kaldığı için orman vasfı ile hazine adına tapuya tesciline karar verilmiş, Tapu sicilinin beyanlar hanesine 06.06.1991 tarihinde orman tahdit sınırları içinde kaldığına dair şerh konulmuştur.
Davacı, tapuda miras yoluyla kendisine intikal eden ve diğer mirasçılardan pay almak suretiyle oluşan, taşınmazın tamamı üzerindeki mülkiyetinin sona ermesi sebebiyle TMK’nın 1007. maddesine göre tazminat talep etmektedir.
Bu bağlamda ilk olarak Hukuk Genel Kurulunca; tapu işlemlerinin kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olarak nitelendirildiği ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan bu kayıtlarda yapılan hatalardan TMK’nın 1007. maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabul edildiği hatırda tutulmalıdır (HGK’nın 16.06.2010 tarihli ve 2010/4-349 Esas, 2010/318 Karar sayılı kararı). Buna göre kadastro tespiti ile kişiler adına oluşan tapu kayıtlarının taşınmazların kamu malı niteliğinde olması sebebiyle iptal edildiği durumlarda, Devletin tazminat sorumluluğunun TMK’nın 1007. maddesi uyarınca olduğunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Somut uyuşmazlıkta; Sayın Çoğunluk, davacının diğer mirasçılardan paylarını satın aldığı sırada tapu kayıtlarında “orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir” şeklinde şerh bulunması dolayısıyla davacının taşınmazların orman vasfında olduğunu bilebilecek durumda olduğunu, zira tapu sicilinin ilgililerine açık olduğunu belirterek davacının diğer mirasçı payları ile sınırlı olarak iyiniyetli olarak kabul edilemeyeceğini ve tazminata hak kazanamayacağı sonucuna ulaşmıştır.
Oysa ki yukarıda da değinildiği üzere TMK’nın 1007. maddesi uyarınca, tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Bu bağlamda temel hareket noktası davacının taşınmazı satın alırken iyiniyetli olup olmadığı değil, uğradığı zarar ile Devletin kusursuz sorumluluğu arasındaki illiyet bağını kesecek unsurların bulunup bulunmadığıdır. Buna göre somut olayın özellikleri itibarıyla davacının zarara uğramasında kendi ağır kusurunun olup olmadığı irdelenmelidir.
Bu çerçevede ilk olarak dava konusu taşınmazın 1955 yılında kesinleşen arazi kadastrosu ile kişiler adına tarla vasfıyla tapuya tescil edildiği gözardı edilmemelidir. Taşınmazlar kamu makamlarının gerçekleştirdiği kadastro işlemi sonunda tapuya tescil edilmiştir.
Kadastro tespitinden sonra da taşınmazın uzun yıllar boyunca özel mülk statüsünde kullanılmasına devam edilmiştir. Ancak Karamürsel Asliye Hukuk mahkemesinin 2015/183 Esas sayılı dava dosyasında yapılan yargılama sonucunda 07.05.2019 tarihinde kesinleşen kararla, dava konusu taşınmazın tapusunun kısmen iptali ile orman vasfı ile tapuya tesciline karar verilmiştir.
Yargılama öncesinde başlatılan Orman kadastro komisyon çalışması nedeniyle 06.06.1991 tarihinde taşınmazın tapu sicili beyanlar hanesine “orman tahdit sınırları içinde kaldığı” şeklinde şerh konulmuştur.
Bu bağlamda somut olayın koşullarında, davacının miras yoluyla edindiği payı yönünden davasının kabulüne rağmen aynı şekilde miras yoluyla dava konusu taşınmaza paydaş durumundaki kardeşlerine ait olan payları devraldığı için davasının reddiyle karşı karşıya bırakılmasının hakkaniyet ilkelerine aykırılık teşkil edeceği, tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin kusursuz sorumluluğuna ilişkin olarak; zarar ile sorumluluk arasındaki illiyet bağını kesecek ölçüde zarar görenin (davacının) ağır kusurlu olmadığı kabul edilmelidir.
Diğer yandan Hukuk Genel Kuruluna göre tapu sicilinin tutulmasında kişi çıkarlarının korunması bakımından uyulması gereken kurallar tapu mevzuatı ile sınırlı olmayıp, bu mevzuat dışındaki hukuk kurallarına ve hukukun genel ilkelerine de uyulması gerekmektedir. Tapu müdür ya da memurlarının ihlâl ettikleri hukuk kuralları ister genel olsun ister salt sicilin tutulmasıyla ilgili olsun her iki hâlde de ortaya çıkan sonuç tapu sicilinin hukuka aykırı tutulmuş olmasıdır. Bu nedenle sicilin hukuka uygun tutulması kavramı tapu mevzuatına uygunlukla sınırlı bir kavram olmayıp, hukukun genel ilkelerine uygunluk da gerekmektedir. Bunun dışına çıkan her hukuka aykırı davranıştan Devletin sorumluluğu asıldır (HGK’nın 17.11.2020 tarihli ve 2020/(20)16-136 Esas, 2020/895 Karar sayılı kararı).
Bu kapsamda somut olayda davacının tapuda satın aldığı ve satım tarihi itibarıyla 60 yılı aşkın, kısmen tapunun iptali ile orman vasfı ile hazine adına tapuya tescile ilişkin kesinleşmiş hüküm itibariyle 64 yılı aşkın bir süredir tarla vasfıyla tapuya tescil edilmiş olan taşınmazın kısmen orman niteliğinde olması sebebiyle tapusunun iptal edilmesi, buna karşılık davacıya miras yoluyla gelen 1/3 payı dışında diğer mirasçılardan aldığı 2/3 pay yönünden herhangi bir tazminat ödenmemesinin Anayasanın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkının ihlâli olduğu mülkiyet hakkının kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, onun semerelerinden yararlanma ve ondan tasarruf etme olanağı veren bir haktır (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013). Dolayısıyla malikin mülkünü kullanma, mülkün semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanması mülkiyet hakkına müdahale teşkil eder (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B. No: 2014/1546, 2/2/2017).
Anayasanın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin Anayasaya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı amacı taşıması ve ayrıca Anayasanın 13. maddesi gereğince ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir.
Ölçülülük ilkesi uyarınca, kişilerin mülkiyet hakkının sınırlandırılması hâlinde elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin hakları arasında adil bir dengenin kurulması gerekmektedir. Bu adil denge, kişilerin şahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit edilmesi durumunda bozulmuş olacaktır (Arif Güven, B. No: 2014/13966, 15/2/2017). İdarenin ölçülülük bağlamında iyi yönetim ilkesine uygun hareket etme yükümlülüğü bulunmaktadır. İyi yönetim ilkesi, kamu yararı kapsamında bir konu mevzubahis olduğunda kamu otoritelerinin uygun zamanda, uygun yöntemle ve her şeyden önce tutarlı olarak hareket etmelerini gerektirir (Kenan Yıldırım ve Turan Yıldırım, B. No: 2013/711, 3/4/2014). Bu bağlamda idarelerin kendi hatalarının sonuçlarını gidermeleri ve bireylere yüklememeleri gerekir (Reis Otomotiv Ticaret ve Sanayi A.Ş. [GK], B. No: 2015/6728, 1/2/2018).
Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan malların korunması amacıyla mülkiyet hakkına müdahale edilmesi meşru olmakla birlikte bu kamusal külfetin tamamının mülk sahiplerine yüklenemeyeceği gözardı edilmemelidir (AYM’nin 12/5/2011 tarihli ve 2009/31 Esas, 2011/77 Karar). Kamuya ait orman ve diğer malların korunmasındaki kamu yararı amacı ile kişilerin mülkiyet hakkı arasında makul denge, mülkiyetine müdahale edilen kişiye tazminat ödenmesi veya zararının başka yollarla telafi edilmesi şartıyla sağlanabilir.
Hukuk Genel Kurulunca da ifade edildiği üzere Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Aksi düşünce tarzının, devletin verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek hiçbir karşılık ödemeksizin iptalinin istenmesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir tutum oluşturacaktır (HGK’nın 17.11.2020 tarihli ve 2020/(20)16-136 Esas, 2020/895 Karar sayılı kararı).
Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bir taşınmazın orman veya kıyı kenar çizgisi ya da başka bir kamu alanında olduğu gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesinin, hukuken öngörülebilir olup kamu alanlarının korunmasına yönelik kamu yararına dayalı meşru bir amaç da içerdiğini kabul etmekle birlikte; mülkiyet tespitine ilişkin hukuki hatalar nedeniyle tapuların iptal edilerek kişilerin mülkiyetlerinden yoksun bırakıldıkları başvurular bakımından istikrarlı olarak hiçbir tazminat ödenmemesini haklı gösterecek herhangi bir istisnai durum da bulunmadığı hâlde- bir tazminat ödenmeksizin bireylerin tapu kayıtlarının iptal edilmesi şeklindeki mülkiyetten yoksun bırakmaya yol açan müdahalenin kamunun yararı ile bireylerin hakları arasında olması gereken adil dengeyi bozduğu ve bu müdahalelerin başvurucuları aşırı bir yük altına soktuğu kanaatine vararak başvurucuların mülkiyet haklarının ihlâl edildiğine karar vermektedir (bkz. N.A. ve diğerleri/Türkiye, B. No: 37451/97, 11/10/2005; Rimer ve diğerleri/Türkiye, B. No: 18257/04, 10/3/2009).
Anayasa Mahkemesi de taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesine rağmen tazminat ödenmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlâl edildiği iddiasına ilişkin bir bireysel başvuruda tapu kaydında yer alan “davalıdır” şeklindeki şerhin tazminata hak kazanmaya engel olduğu yönündeki yaklaşımı inceleme konusu yapmıştır. Karara konu olayda kadastroda gerçek kişi adına tespit edilen ve tapuya tescil edilen bir taşınmaz söz konusudur. Hazine tarafından bu taşınmazın kıyı kenar çizgisinin içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesi ve tespit dışı bırakılması istemiyle dava açılmış ve Mahkeme tarafından yazılan yazıya istinaden Tapu Sicil Müdürlüğü tarafından tapu sicilinin beyanlar hanesine “davalıdır” şerhi işlenmiştir. Sonrasında taşınmaz başvurucu tarafından satın alınmış, bilahare Mahkemece taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesine hükmedilmiştir. Akabinde başvurucunun TMK’nın 1007. maddesi uyarınca açtığı tazminat davası anılan şerhe dayanılarak reddedilmiştir.
Anayasa Mahkemesi söz konusu olay bağlamında tapu siciline güven ilkesinin iyiniyetli üçüncü kişilerin haklarının korunması amacına yönelik olduğunu, bu ilkeden tapu kayıtlarını doğru bir biçimde oluşturma ve tutma sorumluluğunda olan kamu otoriteleri lehine sonuçlar çıkarılmasının Anayasanın 35. maddesiyle bağdaşan bir yorum olmadığını ifade etmiştir. Mahkemeye göre kamu otoriteleri, iyiniyetli üçüncü kişi olmadığı gibi bu kayıtları bizzat oluşturan ve tutanlardır. Kamu otoritelerinin oluşturduğu kaydın hatalı olması nedeniyle doğan sorumluluğundan başvurucunun tapunun iptal edileceğini öngörebileceğine atıfla kurtulması düşünülemez. Devletin hatalı olarak oluşturduğu tapunun alış ve satış işlemlerine konu edilmesi hukuken yasak değildir. Salt “davalıdır.” kaydı bulunan taşınmazın başka bir kişiye satılmış olması, tapu sicilini doğru oluşturma sorumluluğunu ihlâl etmesinin sonuçlarına katlanmaktan devleti kurtarmamalıdır.
Bu itibarla somut olayın koşullarında; esasında kısmen orman niteliğinde bulunması sebebiyle tapusunun iptaline karar verilen davacının, tapuda tarla vasfıyla tescil edilmiş olan taşınmazları satın aldığı sırada tapunun beyanlar hanesinde “orman tahdit sınırları içinde kaldığı” şeklindeki şerh nedeniyle TMK’nın 1007. maddesi kapsamında tazminata hak kazanamayacağı yönündeki yaklaşımın anılan maddede öngörülen Devletin tapu sicil kayıtlarının tutulması nedeniyle kusursuz sorumluluğuna ilişkin düzenlemenin yanı sıra Anayasanın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağdaşmadığı değerlendirilmektedir.
Son olarak bu tür durumlarda taşınmaz üzerinde mülkiyeti sona erdirilen kişilere ödenecek tazminata ilişkin de bazı hususlara değinilmesinde yarar bulunmaktadır. Tapu sicilinin tutulması nedeniyle TMK’nın 1007. maddesi bağlamında Devletin sorumlu tutulabilmesi için tapu sicilinin hukuka aykırı tutulması sebebiyle bir zararın doğmuş olması gerekmektedir. Esasında zarar, sorumluluğun ve dolayısıyla tazminat yükümlüğünün en önemli unsurunu oluşturmaktadır. Buradaki zarar, maddi zarardır, bu çerçevede tapu sicilinin tutulmasından dolayı manevi olarak zarara uğrandığı yönündeki dava ve istemlerin anılan kanun hükmü gereğince kabulü mümkün değildir.
Tapu sicilinin hukuka aykırı tutulmasıyla gerçekleşen maddi zararın kapsamına; bir ayni hakkın kaybedilmesi sebebiyle maruz kalınan külfetin de dahil olduğu açıktır. Bu kapsamda Devletin sorumluluğu bakımından zararın miktarının belirlenmesi gerekir. Devletin sorumluluğu bakımından zarar miktarının tespiti, tazminat miktarının belirlenebilmesi için zaruridir. Zira devletin sorumluluğu kapsamında tazmin edilecek miktar, zarar miktarını geçemez (Pekmez, C. (2013). Tapu Sicilinin Tutulmasından Devletin Sorumluluğu. XII Levha, İstanbul, s. 135-136.)
Önemle vurgulamak gerekir ki; tapu kaydının iptali ve/veya taşınmaza ilişkin mülkiyetin kaybedilmesi nedeniyle, tapu (taşınmaz) sahibinin gerçek zararı neyse bu zararı telafi etme bağlamında ödenecek tazminatın miktarı da o kadar olmalıdır. Gerçek zarar; tapu kaydının iptali ve/veya mülkiyetin kaybedilmesi nedeniyle tapu malikinin mal varlığında meydana gelen azalmadır. Buna göre tazminat miktarı, zarar verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı, zarar görenin mal varlığı ne durumda olacak idiyse, aynı durumun tesis edilebileceği tutarda olmalıdır (HGK’nın 05.03.2003 tarihli ve 2003/19-152 Esas, 2003/125 Karar sayılı; 29.09.2010 tarihli ve 2010/14-386 Esas, 2010/427 Karar sayılı; 15.12.2010 tarihli ve 2010/13-618 Esas, 2010/668 Karar sayılı kararları).
Elbette zarara uğrayan kişinin gerçek zararının tespitinde ve buna göre bu zararı telafi edecek tazminat tutarının belirlenmesinde esas alınacak değerlendirme tarihi, zararın meydana geldiği tarihtir. Bu anlamda bir taşınmaz üzerindeki mülkiyetin, kişi adına oluşan tapu kaydının iptali suretiyle sona erdirildiği durumlarda; bu mülkiyetin kaybı nedeniyle ödenecek tazminatın tespitinde taşınmaz üzerindeki mülkiyetin kaybedildiği tarih dikkate alınmalıdır.
Öte yandan ödenecek tazminatın belirlenmesinde, taşınmazın mülkiyetinin kaybedildiği tarihteki vasfına göre bir inceleme yapılmalıdır. Bu kapsamda “değerlendirme tarihi” itibariyle taşınmazın niteliği arazi ise net gelir metodu yöntemi ile, taşınmaz arsa vasfında ise değerlendirme gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre hesaplanması suretiyle gerçek zarar (değer) belirlenmelidir.
Buna göre kişiler adına tapuda tescil edilmiş olan taşınmazların tapusunun taşınmazın esasında kamu malı olması nedeniyle iptal edildiği ve taşınmaz üzerindeki özel mülkiyetin bu suretle sona erdirildiği durumlarda kişilere TMK’nın 1007. maddesi kapsamında ödenecek tazminat tutarı belirlenirken taşınmazın gerçek değerini etkileyen olumlu/olumsuz tüm etmenler göz önüne alınmalıdır.
Bu kapsamda taşınmazın tapu kaydının üzerinde bulunan şerhlerin de taşınmazın değerini önemli ölçüde etkileme işlevi bulunmaktadır. Örneğin taşınmazın tapu kaydında yer alan “orman sınırları içinde olduğu”, “kıyı kenar çizgisi içinde olduğu”, “doğal ya da arkeolojik sit alanında olduğu” ve “üzerinde ipotek bulunduğu” gibi şerhler taşınmazın değerini büyük oranda düşürmektedir. Dolayısıyla bu tür durumlarda taşınmazın arsa veya arazi vasfına göre belirlenecek değeri üzerinden bu şerhler nedeniyle ortaya çıkan eksilmenin tenkis edilmesi ve tazminat miktarının buna göre belirlenmesi gerekmektedir.
Nitekim AİHM de mülkiyet hakkının her olayda tam tazminat ödenmesini garanti etmediğini, kamu menfaatinin meşru amaçlarının bazı hâllerde büyük ekonomik reformlar gibi taşınmazın gerçek bedelinin altında tazminatı müstahak kılabileceğini ifade etmektedir (Vistiņš ve Perepjolkins/Letonya [BD], B. No: 71243/01, 25.10.2012).
Somut olayda davacı söz konusu taşınmazları satın aldığı sırada taşınmazların tapu kaydının beyanlar hanesinde “orman tahdit sınırları içinde kaldığı ” şeklinde şerh bulunduğundan tarla vasfındaki taşınmazın değerinde bu şerh nedeniyle meydana gelen eksilmenin tespit edilerek bu tutarın tenkis edilmesi suretiyle davacının uğradığı gerçek zararın belirlenmesi ve bu tutarın tazminat olarak ödenmesi yoluna gidilmelidir.
Bu itibarla Bölge Adliye Mahkemesinin davacıya tazminat ödenmesi gerektiği yönündeki direnme kararının onanması ve fakat hükmedilen tazminatın yukarıda değinilen esaslar çerçevesinde incelenmek üzere dosyanın Yargıtay 5. Hukuk Dairesine gönderilmesine karar verilmesi gerektiği kanaatinde olduğumuzdan Sayın Çoğunluğun hükmün bozulması yönündeki kararına katılamıyoruz.
”K A R Ş I O Y”
Dava, TMK 1007. maddesine dayanılarak açılmış tazminat isteğine ilişkindir.
İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiş, Özel Dairece bu kararın bozulması üzerine Mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu (HGK) önüne gelen olayda uyuşmazlık, somut olayın koşullarında orman olması nedeniyle tapusu iptal edilen taşınmaza ilişkin olarak davacıya (taşınmaz malikine) tazminat ödenip ödenmeyeceği hususundadır.
Sayın çoğunluk, davacının taşınmazları satın aldığı sırada tapunun beyanlar hanesinde “orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir” şeklinde bir şerh bulunması nedeniyle tazminat hak kazanmayacağı sonucuna vararak Bölge Adliye Mahkemesinin aksi yöndeki direnme kararının bozulmasına hükmetmiştir.
Dava konusu taşınmaz 1955 yılında tapulama ile dava dışı … adına tescil edilmiş, 1966 yılında davacımız …’in murisi tarafından satın alınmış, 1991 yılında taşınmaz üzerine orman şerhi konulmuş, 2015 yılında intikalen mirasçılar adına tescil edilmiş, aynı gün davacı … diğer iki kardeşinin miras paylarını satın almış ve tamamına malik olmuş, 2019 yılında ise taşınmazın orman olduğu gerekçesiyle orman vasfı ile Hazine adına hükmen tesciline karar verilmiş, eldeki somut dava ise 02.07.2019 tarihinde açılmıştır.
Eldeki davada davacının tazminat isteminin hukuki dayanağı TMK’nın 1007. maddesidir. Anılan maddenin birinci fıkrasında “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur.” hükmüne yer verilmiştir.
Tapu sicili, ayni haklarda aleniyet prensibine hayat vermek ve hukuki işlem güvenliğini sağlamak amacıyla tutulan resmî kayıtlar olarak tanımlanabilir. Taşınmazlara ilişkin hak ve işlem güvenliğinin tesis ve temin edilebilmesi bakımından tapu sicil kayıtlarını tutma ödevi Devlet tarafından üstlenilmiştir. Bu çerçevede taşınmazlar üzerindeki ayni hakkın herkese karşı ileri sürülebilmesi, taşınmaz üzerinde hak iktisap edecek kişilerin hakkın sahibi ve taşınmazın hukuki durumu hakkında bilgi sahibi olması ihtiyacı, taşınmaz üzerindeki ayni haklar bakımından devletin sorumluluğunda tutulan tapu siciliyle sağlanmıştır.
Ülke genelinde taşınmazlarla ilgili olarak sağlıklı bir hukuk düzeninin inşası, kamu mallarının korunması ve kişilerin mülkiyet haklarının zedelenmemesi bakımından tapu sicili kayıtlarının gerçek hak ve hukuki duruma uygun tutulması gerekir. Hukuk Genel Kuruluna göre de Devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan öteki unsur da topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamıştır (HGK’nın 17.11.2020 tarihli ve 2020/(20)16-136 Esas, 2020/895 Karar sayılı kararı).
Bu nedenle Kanun Koyucu bizzat Devlet eliyle tutulan tapu sicilindeki kayıtlarının doğruluğuna güvenen kişilerin bu güven yüzünden uğradığı zararlardan Devletin sorumlu olduğunu kabul etmiştir. Esasında TMK’nın 1007. maddesinde öngörülen sorumluluk ile kişilerin tapu siciline duydukları güvenin sürekliliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Hukuk Genel Kurulu da taşınmazda Devletin tapu sicilini tutmasının, hak ve işlem güvenliğinin sağlanabilmesinin bir güvencesi niteliğinde olduğunu vurgulamış, ancak sistemin tam olarak yerine getirilmesinin, tapu siciline duyulan güvenin sürekliliğine bağlı olduğuna dikkat çekerek TMK’nın 1007. maddesinde kanun koyucunun sicilin doğru tutulduğuna güvenenlerin, sicilin yolsuz tutulmasından dolayı uğradıkları zararların Devlet tarafından ödeneceği ilkesini düzenleyerek güveni sağlamayı amaç edindiğini belirtmiştir (HGK’nın 17.11.2020 tarihli ve 2020/(20)16-136 Esas, 2020/895 Karar sayılı kararı).
Tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu aslidir. Bu bağlamda tapu sicilinin yolsuz tutulması sebebiyle meydana gelen zarar, tapu memurunun veya denetim makamının kusurundan kaynaklansa da Devlet bu zarardan birinci derecede sorumludur. Nitekim Hukuk Genel Kurulu da bir kararında “Devlet’in tapu sicilini çok düzgün tutması ve taşınmazların durumunu tespit ve tescil bakımından gerekli düzenlemelerin yapılarak açık hâle getirilmesi konusuna büyük önem verilmiş, bu sicillerin Devlet memurlarınca tutulmasından ileri gelecek bütün zararlardan dolayı vatandaşlara karşı fer’î değil, aslî bir sorumluluk yüklenmiştir.” değerlendirmesinde bulunmuştur (HGK’nın 13.12.2022 tarihli ve 2020/(20)8-16 Esas, 2022/1720 Karar sayılı kararı).
Öte yandan burada öngörülen sorumluluk tamamen objektif nitelikte bir sorumluluktur. Bir başka ifadeyle Devlet, tapu sicilinin tutulması nedeniyle oluşan zararlardan kusursuz olarak sorumludur. Yine bu sorumluluk tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararları kapsar. Hukuk Genel Kuruluna göre de Devletin sorumluluğundan söz edebilmek için, tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin ve bununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekle birlikte, eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir önemi yoktur. Başka bir deyişle Devletin sorumluluğu, kusursuz bir sorumluluktur. Dolayısıyla Devletin “tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğuna” ilişkin olarak, kusursuz sorumluluk/ağırlaştırılmış sebep/ağırlaştırılmış objektif sorumluluk/tehlike sorumluluğa ilişkin kurallar uygulanır (HGK’nın 13.12.2022 tarihli ve 2020/(20)8-16 Esas, 2022/1720 Karar sayılı kararı).
Sorumluluk hukukunun tarihsel gelişim süreci içerisinde, kusur sorumluluğundan kusursuz sorumluluğa uzayan bir yol izlenir. Tazminat yükümlülüğünü kusura dayandırmak, önceleri adalete uygun ve yeterli görülmekte iken, modern hayatla birlikte zarar olasılıklarını çoğaltan gelişmelerle birlikte zarar görenlere etkili bir koruma sağlamada elverişsiz ve dolayısıyla adaleti sağlama bakımından yetersiz kalmaya başlamıştır.
Bu sorumluluk türünün özel görünümlerinden biri olan tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu, tapu siciline bağlı çıkarların ve aynî hakların yanlış tescil sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür.
Burada, kusursuz sorumluluğun dayanağı, tapu siciline bağlı büyük çıkarların ve yanlış tesciller sonucunda sicile güven ilkesi yüzünden aynî hakların yerinin doldurulmaz biçimde değişmesi ve bu hakların sahiplerinin onlardan yoksun kalmaları tehlikesinin varlığı ile açıklanabilir. Görüldüğü üzere, tapu sicilinin tutulmasını üzerine alan Devlet, tapu siciline tanınan güvenden ötürü, hak durumuna aykırı kayıtlardan doğan tehlikeyi de üstlenmektedir. Tapu sicil müdür ya da memurunun kusuru olsun olmasın, tapu sicilinin tutulmasında kişilerin mameleki çıkarlarını koruyan hukuk kurallarına aykırı davranılmış olması yeterlidir. Kusurun varlığı ya da yokluğu Devletin sorumluluğu için önem taşımamakta, sadece TMK’nın 1007. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, Devletin memuruna rücu hâlinde iç ilişkide etkisi söz konusu olmaktadır.
Buna göre Devlet (İdare), illiyet bağının kesildiğini ispat etmediği sürece sorumluluktan kurtulamaz. İlliyet bağının kesilebilmesi için zarar görenin ağır kusurunun bulunması veya üçüncü bir kişinin illiyet bağını kesebilecek nitelikte ağır kusurunun olması ya da hakkında zarar doğuran sonucun meydana gelmesinde öngörülemeyen hâlin bulunması gerekir (HGK’nin 13.12.2022 tarihli ve 2020/(20)8-16 Esas, 2022/1720 Karar sayılı kararı).
Bu bağlamda ilk olarak Hukuk Genel Kurulunca; tapu işlemlerinin kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olarak nitelendirildiği ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan bu kayıtlarda yapılan hatalardan TMK’nın 1007. maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabul edildiği hatırda tutulmalıdır (HGK’nın 16.06.2010 tarihli ve 2010/4-349 Esas, 2010/318 Karar sayılı kararı). Buna göre kadastro tespiti ile kişiler adına oluşan tapu kayıtlarının taşınmazların kamu malı niteliğinde olması sebebiyle iptal edildiği durumlarda, Devletin tazminat sorumluluğunun TMK’nın 1007. maddesi uyarınca olduğunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Somut olayda; Sayın Çoğunluk, Davacının kardeşlerinin payını satın aldığı sırada tapu kayıtlarında “orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir” şeklinde şerh bulunması dolayısıyla davacının taşınmazların orman vasfında olduğunu bilebilecek durumda olduğunu, zira tapu sicilinin ilgililerine açık olduğunu belirterek davacının iyiniyetli olarak kabul edilemeyeceğini değerlendirmiş ve tazminata hak kazanamayacağı sonucuna ulaşmıştır.
Oysa ki yukarıda da değinildiği üzere TMK’nın 1007. maddesi uyarınca, tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Bu nedenle temel hareket noktası, davacının taşınmazı satın alırken iyiniyetli olup olmadığı değil, uğradığı zarar ile Devletin kusursuz sorumluluğu arasındaki illiyet bağını kesecek unsurların bulunup bulunmadığıdır. Buna göre somut olayın özelikleri itibarıyla davacının zarara uğramasında kendi ağır kusurunun olup olmadığı irdelenmelidir.
Bu çerçevede ilk olarak dava konusu taşınmazın 1955 yılında kesinleşen tesis kadastrosu ile kişiler adına tarla vasfıyla tapuya tescil edildiği gözardı edilmemelidir. Taşınmazlar kamu makamlarının gerçekleştirdiği kadastro işlemi sonunda tapuya tescil edilmiş, kadastro tespitinin ilanı sürecinde ilgili kamu tüzel kişileri (Hazine veya Orman İdaresi) tespite itiraz etmeyerek ve taşınmazların esasında orman vasfında olduğunu ileri sürmeyerek bunların özel mülke konu edinilmesini önlememiş; bu durum, taşınmazların gerçek kişi adına tapuya tescil edilmelerine sebebiyet vermiştir.
Kadastro tespitinden sonra da taşınmazlar uzun yıllar boyunca özel mülk statüsünde bulunmaya devam etmiştir. 1991 yılına kadar taşınmazların ormanla ilgisinin olduğu yönünde hiçbir kayıt tapu siciline işlenmiş değildir. Anılan tarihte ise taşınmazlara ilişkin tapu sicilinin beyanlar hanesine “orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir” şeklinde şerh konulmuştur. Ne var ki bu şerh, tek başına dava konusu taşınmazların hukuki olarak orman niteliğinde olduğu anlamına gelmemekte; dahası taşınmazlar üzerindeki özel mülkiyeti sona erdiren bir işleve sahip bulunmamaktadır. Nitekim bundan sonra veraseten intikal yoluyla mirasçılara geçmiştir.
Davacının, kardeşlerinin miras paylarını satın almasında kötüniyeti olduğunun kabulü mümkün değildir. Zira Özel Daire, davacının kendi miras payı bakımından tazminat alabileceğini kabul etmiştir. Tartışma konusu kardeşlerin payı bakımındandır.
Somut olayın koşullarında, tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin kusursuz sorumluluğuna ilişkin olarak; zarar ile sorumluluk arasındaki illiyet bağını kesecek ölçüde zarar görenin (davacının) ağır kusurlu olmadığı kabul edilmelidir.
Diğer yandan Hukuk Genel Kuruluna göre tapu sicilinin tutulmasında kişi çıkarlarının korunması bakımından uyulması gereken kurallar tapu mevzuatı ile sınırlı olmayıp, bu mevzuat dışındaki hukuk kurallarına ve hukukun genel ilkelerine de uyulması gerekmektedir. Tapu müdür ya da memurlarının ihlâl ettikleri hukuk kuralları ister genel olsun ister salt sicilin tutulmasıyla ilgili olsun her iki hâlde de ortaya çıkan sonuç tapu sicilinin hukuka aykırı tutulmuş olmasıdır. Bu nedenle sicilin hukuka uygun tutulması kavramı tapu mevzuatına uygunlukla sınırlı bir kavram olmayıp, hukukun genel ilkelerine uygunluk da gerekmektedir. Bunun dışına çıkan her hukuka aykırı davranıştan Devletin sorumluluğu asıldır (HGK’nın 17.11.2020 tarihli ve 2020/(20)16-136 Esas, 2020/895 Karar sayılı kararı).
Bu kapsamda somut olayda davacının tapuda satın aldığı ve satım tarihi itibarıyla 60 yılı aşkın bir süredir tarla vasfıyla tapuya tescil edilmiş olan taşınmazların esasında orman niteliğinde olmaları sebebiyle tapusunun iptal edilmesi, buna karşılık davacıya herhangi bir tazminat ödenmemesinin Anayasanın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı yönünden de incelenmesi gerekmektedir.
Anayasanın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkı, kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, onun semerelerinden yararlanma ve ondan tasarruf etme olanağı veren bir haktır (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013). Dolayısıyla malikin mülkünü kullanma, mülkün semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanması mülkiyet hakkına müdahale teşkil eder (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B. No: 2014/1546, 2/2/2017).
Somut olayda davacı adına tapuda tarla vasfıyla kayıtlı olan taşınmazların orman niteliğinde olduğundan bahisle tapuları iptal edilmiştir. Davacının tapusunun iptal edilmesi, mülkiyet hakkına yönelik mülkten yoksun bırakma şeklinde bir müdahaledir. Anayasanın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin Anayasaya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı amacı taşıması ve ayrıca -Anayasa’nın 13. maddesi gereğince- ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir.
Ölçülülük ilkesi uyarınca, kişilerin mülkiyet hakkının sınırlandırılması hâlinde elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin hakları arasında adil bir dengenin kurulması gerekmektedir. Bu adil denge, kişilerin şahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit edilmesi durumunda bozulmuş olacaktır (Arif Güven, B. No: 2014/13966, 15/2/2017). İdarenin ölçülülük bağlamında iyi yönetim ilkesine uygun hareket etme yükümlülüğü bulunmaktadır. İyi yönetim ilkesi, kamu yararı kapsamında bir konu mevzubahis olduğunda kamu otoritelerinin uygun zamanda, uygun yöntemle ve her şeyden önce tutarlı olarak hareket etmelerini gerektirir (Kenan Yıldırım ve Turan Yıldırım, B. No: 2013/711, 3/4/2014). Bu nedenle idarelerin kendi hatalarının sonuçlarını gidermeleri ve bireylere yüklememeleri gerekir (Reis Otomotiv Ticaret ve Sanayi A.Ş. [GK], B. No: 2015/6728, 1/2/2018).
Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan malların korunması amacıyla mülkiyet hakkına müdahale edilmesi meşru olmakla birlikte bu kamusal külfetin tamamının mülk sahiplerine yüklenemeyeceği gözardı edilmemelidir (AYM, 12/5/2011 tarihli ve 2009/31 Esas, 2011/77 Karar sayılı kararı ). Kamuya ait orman ve diğer malların korunmasındaki kamu yararı amacı ile kişilerin mülkiyet hakkı arasında makul denge, mülkiyetine müdahale edilen kişiye tazminat ödenmesi veya zararının başka yollarla telafi edilmesi şartıyla sağlanabilir.
Somut olayda Sayın Çoğunluk; davacının tarla vasfında iken tapu yoluyla satın aldığı taşınmazların tapu sicil kaydının beyanlar hanesinde yer alan “orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir” şeklindeki şerh sebebiyle -taşınmazların tapu kaydı iptal edilmesine rağmen- davacıya tazminat ödenmemesinde hukuka aykırılık görmemiştir.
Oysa ki Hukuk Genel Kurulunca da ifade edildiği üzere Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Aksi düşünce tarzının, devletin verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek hiçbir karşılık ödemeksizin iptalinin istenmesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir tutum oluşturacaktır (HGK’nin 17.11.2020 tarihli ve 2020/(20)16-136 Esas, 2020/895 Karar sayılı kararı).
Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bir taşınmazın orman veya kıyı kenar çizgisi ya da başka bir kamu alanında olduğu gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesinin, hukuken öngörülebilir olup kamu alanlarının korunmasına yönelik kamu yararına dayalı meşru bir amaç da içerdiğini kabul etmekle birlikte; mülkiyet tespitine ilişkin hukuki hatalar nedeniyle tapuların iptal edilerek kişilerin mülkiyetlerinden yoksun bırakıldıkları başvurular bakımından istikrarlı olarak -hiçbir tazminat ödenmemesini haklı gösterecek herhangi bir istisnai durum da bulunmadığı hâlde- bir tazminat ödenmeksizin bireylerin tapu kayıtlarının iptal edilmesi şeklindeki mülkiyetten yoksun bırakmaya yol açan müdahalenin kamunun yararı ile bireylerin hakları arasında olması gereken adil dengeyi bozduğu ve bu müdahalelerin başvurucuları aşırı bir yük altına soktuğu kanaatine vararak başvurucuların mülkiyet haklarının ihlâl edildiğine karar vermektedir (bkz. N.A. ve diğerleri/Türkiye, B. No: 37451/97, 11/10/2005; Rimer ve diğerleri/Türkiye, B. No: 18257/04, 10/3/2009).
Anayasa Mahkemesi de taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesine rağmen tazminat ödenmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlâl edildiği iddiasına ilişkin bir bireysel başvuruda tapu kaydında yer alan “davalıdır” şeklindeki şerhin tazminata hak kazanmaya engel olduğu yönündeki yaklaşımı inceleme konusu yapmıştır. Karara konu olayda kadastroda gerçek kişi adına tespit edilen ve tapuya tescil edilen bir taşınmaz söz konusudur. Hazine tarafından bu taşınmazın kıyı kenar çizgisinin içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesi ve tespit dışı bırakılması istemiyle dava açılmış ve Mahkeme tarafından yazılan yazıya istinaden Tapu Sicil Müdürlüğü tarafından tapu sicilinin beyanlar hanesine “davalıdır” şerhi işlenmiştir. Sonrasında taşınmaz başvurucu tarafından satın alınmış, bilahare Mahkemece taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesine hükmedilmiştir. Akabinde başvurucunun TMK’nın 1007. maddesi uyarınca açtığı tazminat davası anılan şerhe dayanılarak reddedilmiştir.
Anayasa Mahkemesi söz konusu olay bağlamında tapu siciline güven ilkesinin iyiniyetli üçüncü kişilerin haklarının korunması amacına yönelik olduğunu, bu ilkeden tapu kayıtlarını doğru bir biçimde oluşturma ve tutma sorumluluğunda olan kamu otoriteleri lehine sonuçlar çıkarılmasının Anayasanın 35. maddesiyle bağdaşan bir yorum olmadığını ifade etmiştir. Mahkemeye göre kamu otoriteleri, iyiniyetli üçüncü kişi olmadığı gibi bu kayıtları bizzat oluşturan ve tutanlardır. Kamu otoritelerinin oluşturduğu kaydın hatalı olması nedeniyle doğan sorumluluğundan başvurucunun tapunun iptal edileceğini öngörebileceğine atıfla kurtulması düşünülemez. Devletin hatalı olarak oluşturduğu tapunun alış ve satış işlemlerine konu edilmesi hukuken yasak değildir. Salt “davalıdır.” kaydı bulunan taşınmazın başka bir kişiye satılmış olması, tapu sicilini doğru oluşturma sorumluluğunu ihlâl etmesinin sonuçlarına katlanmaktan devleti kurtarmamalıdır.
Mahkemece, sonuç olarak olarak müdahaleyle başvurucuya aşırı bir külfet yüklenmiş olup başvurucunun mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu anlaşıldığından mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz olduğu kanaatine varılmış ve mülkiyet hakkının ihlâl edildiğine karar verilmiştir (Fener Maden Yapı İnşaat Otelcilik Turizm ve Ticaret Ltd. Şti. [2.B.], B. No: 2019/4977, 24/11/2021).
Bu itibarla somut olayın koşullarında; esasında orman niteliğinde bulunması sebebiyle tapusunun iptaline karar verilen davacının, tapuda tarla vasfıyla tescil edilmiş olan taşınmazdaki kardeşlerinin miras paylarını satın aldığı sırada tapunun beyanlar hanesinde “orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir” şeklindeki şerh nedeniyle kötüniyetli olduğunun kabulüyle TMK’nın 1007. maddesi kapsamında tazminata hak kazanamayacağı yönündeki yaklaşımın anılan maddede öngörülen Devletin tapu sicil kayıtlarının tutulması nedeniyle kusursuz sorumluluğuna ilişkin düzenlemenin yanı sıra Anayasanın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağdaşmadığı değerlendirilmektedir.
Somut olayda davacı söz konusu taşınmazları satın aldığı sırada taşınmazların tapu kaydının beyanlar hanesinde “orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir” şeklinde şerh bulunduğundan tarla vasfındaki taşınmazın değerinde bu şerh nedeniyle meydana gelen eksilmenin tespit edilerek bu tutarın tenkis edilmesi suretiyle davacının uğradığı gerçek zararın belirlenmesi ve bu tutarın tazminat olarak ödenmesi yoluna gidilmelidir.
Sonuç itibariyle Mahkemenin, davacıya tazminat ödenmesi gerektiği yönündeki direnme kararının uygun bulunması, ancak hükmedilen tazminatın miktarının denetlenmesi için dosyanın Yargıtay 5. Hukuk Dairesine gönderilmesine karar verilmesi gerektiği kanaatinde olduğumdan Sayın Çoğunluğun hükmün bozulması yönündeki görüşüne katılmıyorum.