Kamuya açıklık prensibinin sonucu olarak, ilgili her kişi sicili incelemek imkânına sahip olduğu için, bu imkânı kullanan kişi sicildeki kaydı göreceğinden, imkânı kullanmayan kişi ise gerekli özeni sarf etmiş olmayacağından kimse sicilde var olan bir kaydı bilmediği hususunda iyiniyet iddia edemez. Davacı tapuda devir işlemi sırasında, söz konusu taşınmazların hukuken özel mülkiyete konu olamayacak yerlerden olduğunu bilecek durumdadır. Devlet, yeni malike (davacı) satın aldığı taşınmazların tapu kayıtlarının uyuşmazlık konusu ve mevcut kayıtların doğruluğunun an itibarıyla tartışmalı olduğunu, dolayısıyla söz konusu sicil kayıtlarını bu hâliyle değerlendirmesi gerektiğini 4721 sayılı Kanun’un 1020. maddesi uyarınca malikin bilgisine sunmuş bulunmaktadır. Bu itibarla taşınmazlara ait tapu kayıtlarına orman şerhi konulması nedeniyle oluşan zarar ile Devletin tapu sicilinin doğru tutulmamasından kaynaklanan zararlara ilişkin sorumluğu arasında bir sebep sonuç ilişkisi oluşmamıştır.
Taraflar arasında birleştirilerek görülen Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesine dayalı tazminat ve taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile Hazine adına tescili davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl ve birleşen davaların kabulüne karar verilmiştir.
Kararın asıl ve birleşen dosyada davalı … vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davalı … vekilinin istinaf başvurusunun 2017/50 Esas sayılı dosya yönünden kabulüne, diğer dosyalar yönünden ise istinaf başvurusunun reddine, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, birleşen Yalova 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/44 Esas sayılı dosyasında davanın kabulüne, ana dosya bakımından davanın kabulüne, birleşen Yalova 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/50 Esas sayılı dosyası yönünden davanın reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı asıl ve birleşen dosyalarda davalı … vekili ile asıl ve birleşen dosyada davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 5. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından bozma kararının iki numaralı bendi yönünden direnilmiştir.
Direnme kararı asıl ve birleşen dosyada davalı … vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. ASIL DAVA
1. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkiline ait Yalova ili Çiftlikköy ilçesi … köyü 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazların öncesinde herhangi bir sınırlama bulunmamasına rağmen 09.09.2013 askı tarihli ve 54 nolu Orman Kadastro Komisyon kararı ile orman olarak belirtilen yerlerden sayıldığını ileri sürerek dava konusu taşınmazların orman sayılan kısımları ile ilgili olarak 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi gereğince şimdilik 10,000,00 TL tazminatın tahsilini talep etmiş, talebini ıslah ile artırmıştır.
2. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davanın reddini savunmuştur.
II. BİRLEŞEN DAVA
1.Birleşen Yalova 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/50 Esas sayılı dosyasında davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin Yalova ili Çiftlikköy ilçesi … köyü 127 ada 19 parsel sayılı taşınmazın maliki olduğunu, taşınmazın 09.09.2013 askı tarihli ve 54 nolu Orman Kadastro Komisyonu kararı ile orman olarak belirtilen yerlerden sayıldığını ileri sürerek 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesi gereğince şimdilik 10,000,00 TL tazminatın tahsilini talep etmiş, talebini ıslah ile artırmıştır.
2. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davanın reddini savunmuştur.
III. BİRLEŞEN DAVA
1.Birleşen Yalova 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/44 Esas sayılı dosyasında davacı … idaresi vekili dava dilekçesinde; Yalova Kadastro Mahkemesinin 2013/238 esasında görülerek kesinleşen karara göre, Yalova ili Çiftlikköy ilçesi … köyü 133 ada 2 ve 4 parselde davalı adına kayıtlı taşınmazların orman niteliğinde olduğunu ve bu taşınmazların kesinleşmiş orman tahdit sınırları içerisinde kaldığının belirlendiğini, ancak tapulama çalışmaları sırasında hatalı olarak tespit gördüğünü ve yolsuz olarak davalı adına tescil edildiğini ileri sürerek taşınmazların tapu kaydının iptal edilerek orman niteliğiyle Hazine adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep etmiştir.
2. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davanın reddini savunmuştur.
IV. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin 09.04.2019 tarihli ve 2016/743 Esas, 2019/179 Karar sayılı kararıyla; birleşen Yalova 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/44 Esas sayılı dosyasında davanın kabulü ile 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazların tapu kayıtlarının iptaline ve eylemli orman vasfıyla hazine adına tapuya tesciline, ana dosya bakımından davanın kabulü ile 403,660,20 TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı Hazineden alınarak davacıya ödenmesine, birleşen Yalova 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/50 Esas sayılı dosyasında davanın kabulü ile 70,256,25 TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı Hazineden tahsiliyle davacıya ödenmesine karar verilmiştir.
V. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen dosyada davalı … vekili istinaf başvurusunda bulunmuşlardır.
B. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin 14.10.2021 tarihli ve 2019/3028 Esas, 2021/2167 Karar sayılı kararıyla; birleşen 2017/50 Esas sayılı dosyada dava konusu taşınmazın (127 ada 19 parsel) tapu kaydında orman şerhi olsa bile, henüz bu taşınmazın kesin olarak orman sınırları içinde kaldığının araştırılmaması, tapu kaydının iptal edilip Hazine adına tescilinin yapılmamış olması sebebiyle bu taşınmaz yönünden davacı aleyhine bir zararın doğduğunu kabul etmenin hukuka aykırı olacağı, istinaf sebepleri ve kamu düzeniyle sınırlı olarak yapılan inceleme neticesinde davalının istinaf başvurusunun 2017/50 Esas sayılı dosya yönünden kabul edilmesi gerektiği gerekçesiyle davalı … vekilinin istinaf başvurusunun 2017/50 Esas sayılı dosya yönünden kabulüne, diğer dosyalar yönünden istinaf başvurusunun esastan reddine, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, birleşen Yalova 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/44 Esas sayılı dosyasında davanın kabulü ile 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazların tapu kayıtlarının iptaliyle eylemli orman vasfıyla Hazine adına tapuya kayıt ve tesciline, ana dosya bakımından davanın kabulü ile 403,660,20 TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı Hazineden alınarak davacıya ödenmesine, birleşen Yalova 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/50 Esas sayılı dosyası yönünden davanın reddine karar verilmiştir.
VI. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen dosyalarda davalı … vekili ile asıl ve birleşen dosyada davacı vekili temyiz isteminde bulunmuşlardır.
2. Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile;
”…Dosyada bulunan kanıt ve belgelere, kararın dayandığı gerekçelere göre; davacı adına kayıtlı dava konusu Çiftlikköy İlçesi, … Köyü 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazların tapu kaydına 19.03.2012 tarihinde “orman sınırları içine alındı” şerhi konulduğu, davacının bu şerhle birlikte taşınmazları 09.07.2013 tarihinde satın aldığı, bu taşınmazlar hakkında Orman Genel Müdürlüğünce açılan tapu iptali ile orman vasfı ile Hazine adına tescil davasının iş bu dosya ile birleştirildiği, dava konusu Çiftlikköy ilçesi … Köyü 127 ada 19 parsel sayılı taşınmazın ise 1971 yılında genel kadastro çalışmaları sırasında davacı murisi adına tescil edildiği, 21.05.2014 tarihinde intikalen mülkiyetinin davacı adına tescil edildiği, taşınmaz üzerine 19.03.2012 tarihinde “orman sınırları içine alındı” şerhi konulduğu, davalı … Müdürlüğünce 07.02.2012 tarihinde açılan dava ile dava konusu taşınmaz olan 127 ada 19 parsel sayılı taşınmazın orman vasfı ile Hazine adına tescil edildiği, kararın istinaf edilmediğinden 11.09.2018 tarihinde kesinleştiği, eldeki asıl davanın 7.12.2016, birleştirilen 2017/50 E. sayılı davanın ise 19.01.2017 tarihinde 10 yıllık zamanaşımı süresi içinde açıldığı anlaşılmıştır.
1) Dava konusu 127 ada 19 parsel sayılı taşınmazın genel kadastro çalışmaları sırasında davacı murisi adına 1971 yılında tescil edildiği, üzerinde orman vasfında olduğuna dair kısıtlayıcı herhangi bir şerhin bulunmadığı, 19.03.2012 tarihinde taşınmazın orman tahdit sınırları içinde kaldığına dair şerh konulduğu ve davalı-karşı davacı … tarafından 07.02.2017 tarihinde tapusunun iptali ile Hazine adına tesciline karar verildiği, kararın yargılamanın devamında 11.09.2018 tarihinde kesinleştiği, dolayısıyla davacının mülkiyet hakkının daimi şekilde kısıtlandığı anlaşılmıştır.
4721 sayılı TMK’nın “Sorumluluk” kenar başlığını taşıyan 1007 nci maddesinde “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder” hükmü yer almakta olup, burada Devletin sorumluğu kusursuz sorumluluktur. Kusursuz sorumluluk tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescili sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Sicil tutma işleminden kaynaklanan uyuşmazlıklarda Borçlar Kanunu’nun haksız fiile ilişkin kurallarının da uygulanacağı kuşkusuzdur. Davacının istemi 4721 sayılı TMK’nın 1007 nci maddesinden kaynaklanan zarar olduğuna göre; istinaf incelemesinde taşınmazın niteliği ve zararın kapsamı değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi,
2)Dosya içindeki bilgi ve belgelere göre, dava konusu 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazların tapu kaydına 19.03.2012 tarihli “orman sınırları içine alındı” şerhi konulduğu, davacının dava konusu iş bu taşınmazları şerh ile 09.07.2013 tarihinde satış yoluyla edindiği anlaşılmıştır. Buna göre Devlet tapu sicil kaydındaki şerhin tesisini sağlayarak kaydın bu hali ile değerlendirilmesi gerektiği hususunu aleniyete intikal ettirmiştir. 4721 sayılı TMK’nın 1020 nci maddesinin.: “Tapu sicili herkese açıktır. İlgisini inanılır kılan herkes, tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini veya bunların örneklerinin verilmesini isteyebilir. Kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez.” hükmü nazara alındığında tapunun beyanlar hanesine şerh işlendikten sonra bu şerhi tapuda görmesine rağmen taşınmazı devralan davacının iyi niyetli olduğundan ve TMK’nın 2 nci maddesi uyarınca dürüst davrandığından söz edilemez. Hal böyle olunca, davacının tapusunun iptali sebebiyle bir zararının oluştuğu kabul edilse bile bu zararın tapu sicil kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklandığı söylenemeyeceği gibi zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağının varlığından da bahsetmek mümkün olmayacağından bu parseller yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesi,
Doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle karar oy çokluğu ile bozulmuştur.
B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; önceki malik açısından tazminata yönelik hakkın varlığı kabul edilirken, kötüniyetli olduğu kanıtlanamamış yeni malikin de bu haktan faydalanması gerektiği gerekçesiyle bozma kararının iki numaralı bendi yönünden direnme kararı verilmiştir.
VII. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen dosyada davalı … vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Asıl ve birleşen dosyada davalı … vekili temyiz dilekçesinde; bilirkişiler tarafından taşınmazların değerinin yüksek tespit edildiğini, verim miktarlarının ortalamanın üzerinde alındığını, kapitalizasyon faizi ve objektif değer artış oranının gerçeği yansıtmadığını, açılan davanın belirsiz alacak davası olmadığını, ıslahın süresinde yapılmadığını ileri sürerek kararın bozulmasını talep etmiştir.
C. Uyuşmazlık
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazların tapu kaydına 19.03.2012 tarihinde orman sınırları içine alındığına yönelik şerh konulduğu, davacının ise dava konusu taşınmazları 09.07.2013 tarihinde satış yoluyla edindiği eldeki 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesine dayalı tazminat istemine ilişkin davada, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklı bir zararın doğup doğmadığı, davacının uğradığı zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağının bulunup bulunmadığı, buradan varılacak sonuca göre davanın reddine karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
D. Gerekçe
1. İlgili Hukuk
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007 ve 1020. maddeleri
2. Değerlendirme
A- Direnme kararına karşı temyiz istemi yönünden yapılan incelemede;
1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesine dayalı tazminat davası ile ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır.
2. Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Böyle bir yer özel mülkiyet kapsamından çıkarılarak kamu malı niteliğini kazanmakla birlikte, kişinin ya da kişilerin söz konusu tapuya dayalı hakkının hukuki güvenlik ilkesinin sonucu olarak korunması gerektiği muhakkaktır. Aksi düşünce tarzının, Devletin verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek hiçbir karşılık ödemeksizin iptalini istemesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir tutum oluşturacaktır.
3. Devletin, tuttuğu tapu kayıtlarının eksik ya da hatalı olması nedeniyle sorumlu tutulması mülkiyet hakkının korunması için çok önemli bir unsurdur. İşte tam bu noktada Devletin sorumluluğuna ve bu sorumluluğun hukuktaki niteliği üzerinde kısaca durulmasında yarar vardır.
4. Sorumluluk hukukunun tarihsel gelişim süreci içerisinde, kusur sorumluluğundan kusursuz sorumluluğa uzanan bir yol izlenir. Kusur sorumluluğunda bir zararı başkasına tazmin ettirmek, ancak zarar onun kusurlu bir fiilinden doğmuş ise mümkündür (Haluk, Tandoğan: Türk Mes’uliyet Hukuku, Ankara 1967, s. 89). Kusur sorumluluğunda “kusur”, sorumluluğun öğesidir (Fikret, Eren: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2017, s. 594).
5. Diğer bir anlatımla tazminat yükümlülüğünü kusura dayandırmak, önceleri adalete uygun ve yeterli görülmekte iken, zarar olasılıklarını çoğaltan büyük sanayinin gelişmesi, üretim ve taşıt araçlarının makineleşmesi, yeni enerji kaynaklarının bulunması, halkın büyük şehirlerde yoğunlaşması ile modern hayatta zarar olasılıklarının çoğalması, böylece teknik ilerleme ve ona bağlı tehlikelerin artması ile birlikte zarar görenlere etkili bir koruma sağlamaya elverişsiz ve dolayısıyla adaleti sağlama bakımından da yetersiz kalmaya başlamıştır.
6. Böylece sanayileşme ile birlikte doğan tehlikeler hukuk alanında da etkisini doğurmuş ve bir kimsenin kusurlu olmasa dahi kendisinin verdiği zarar nedeniyle tazmin sorumluluğunu, kısacası kusursuz sorumluluğu getirmiştir (Haluk, Tandoğan: Kusura Dayanmayan Sözleşme Dışı Sorumluluk Hukuku, Ankara 1991, s. 1-4).
7. Kusursuz sorumluluk, tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescil sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür.
8. Öğretide kusursuz sorumluluk hâlleri “olağan sebep sorumluluğu – tehlike sorumluluğu” gibi ikili ayırıma tâbi tutulduğu gibi (Eren, s. 641 ve 693); “hakkaniyet sorumluluğu-nezaret ve ihtimam gösterme yükümünden doğan sorumluluk-tehlike sorumluğu” şeklinde üçlü ayırım yapanlar da vardır (Selahattin Sulhi Tekinay/Sermet Akman/Haluk Burcuoğlu/Atilla Altop: Tekinay Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, İstanbul, 7. Baskı, 1993, s. 498).
9. Öte yandan, “objektif sorumluluk” üst başlığı altında kusursuz sorumluluk hâlleri olarak da düzenlemeler bulunmaktadır. Tehlike sorumluluğu, terminolojide “ağırlaştırılmış sebep sorumluluğu”; “ağırlaştırılmış objektif sorumluluk” olarak yer alır (Cengiz, Koçhisarlıoğlu: Objektif Sorumluluğun Genel Teorisi, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1984, s. 183). Diğer sorumluluk türlerinden farklı olarak kurtuluş beyyinesi (kanıtı) yasalarda bulunmamaktadır. Ancak, uygun illiyet bağını kesen sebepler sorumluyu sorumluluktan kurtarır.
10. Taşınmazların tapu siciline kaydedilmesinde ve doğru sicillerin oluşturulmasında Devletin sorumluluğu o kadar önemlidir ki, 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesinde, “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur.
Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder.
Devletin sorumluluğuna ilişkin davalar, tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür” hükmü öngörülmüştür.
11. Devletin tapu sicilini çok düzgün tutması ve taşınmazların durumunu tespit ve tescil bakımından gerekli düzenlemelerin yapılarak açık hâle getirilmesi konusuna büyük önem verilmiş, bu sicillerin Devlet memurlarınca tutulmasından ileri gelecek bütün zararlardan dolayı vatandaşlara karşı fer’î değil, aynen İsviçre’de olduğu gibi asli bir sorumluluk yüklenmiştir (Hıfzı Veldet, Velidedeoğlu / Galip, Esmer: Gayrimenkul Tasarrufları, İstanbul 1969, s. 512 vd; Jale, Akipek: Eşya Hukuku, Ankara 1972, s. 303).
12. Devletin sorumluluğundan söz edebilmek için, tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin ve bununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekle birlikte, eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir önemi yoktur.
13. Taşınmazda Devletin tapu sicilini tutması, hak ve işlem güvenliğinin sağlanabilmesinin bir güvencesi niteliğindedir. Ancak sistemin tam olarak yerine getirilmesi, tapu siciline duyulan güvenin sürekliliğine bağlıdır. İşte 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesinde kanun koyucu sicilin doğru tutulduğuna güvenenlerin, sicilin yolsuz tutulmasından dolayı uğradıkları zararların Devlet tarafından ödeneceği ilkesini düzenleyerek güveni sağlamayı amaç edinmiştir.
14. Burada, kusursuz sorumluluğun dayanağı, tapu siciline bağlı büyük çıkarların ve yanlış tesciller sonucunda sicile güven ilkesi yüzünden ayni hakların yerinin doldurulmaz biçimde değişmesi ve bu hakların sahiplerinin onlardan yoksun kalmaları tehlikesinin varlığı ile açıklanabilir.
15. Görüldüğü üzere, tapu sicilinin tutulmasını üzerine alan Devlet, tapu siciline tanınan güvenden ötürü, hak durumuna aykırı kayıtlardan doğan tehlikeyi de üstlenmektedir. Tapu müdür ya da memurunun kusuru olsun olmasın, tapu sicilinin tutulmasında kişilerin mameleki çıkarlarını koruyan hukuk kurallarına aykırı davranılmış olması yeterlidir. Kusurun varlığı ya da yokluğu Devletin sorumluluğu için önem taşımamakta, sadece Devletin memuruna rücu hâlinde iç ilişkide etkisi söz konusu olmaktadır.
16. Bu noktada ayrıntıları Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.11.2009 tarihli ve 2009/4-383 Esas, 2009/517 Karar sayılı kararında da değinilen kadastro işlemlerinden doğan zararın, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan zarar kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususunun açıklanması gerekmektedir.
17. Tapu işlemleri kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden sıralı işlemler olduğundan ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir.
18. Burada da Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Kusursuz sorumluluk tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescili sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Bu itibarla, kadastro görevlilerinin dayanaksız ya da gerçek hukuksal duruma uymayan kayıtlar düzenlemelerini ve taşınmazın niteliğinde yanlışlıklar yapmalarını da aynı kapsamda düşünmek gerekir.
19. Somut olayda, dava konusu 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazlar dava dışı Murat Aydın adına kayıtlı iken tapu kayıtlarına 19.03.2012 tarihinde orman sınırları içinde kaldığına dair şerh konulmuş, davacı … ise anılan şerhle birlikte taşınmazları 09.07.2013 tarihinde satın almıştır.
20. Sonrasında davacı … tarafından 133 ada 2 ve 4 parsellere ilişkin olarak hazırlanan orman kadastro komisyonu kararının iptali için dava açılmış, Yalova Kadastro Mahkemesinin 24.09.2014 tarihli ve 2013/238 Esas, 2014/62 Karar sayılı kararı ile davacının açtığı orman kadastro tespitine itiraz davasının reddine karar verilmiş ve verilen karar derecaattan geçmek suretiyle 10.10.2016 tarihinde kesinleşmiştir.
21. Eldeki direnmeye konu asıl dava 07.12.2016 tarihinde 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesine dayalı açılmıştır.
22. Bu noktada tapudaki şerhi görmesine rağmen taşınmazı satış suretiyle devralan malikin hukuki durumunu açıklamakta yarar bulunmaktadır.
23. Tapu sicili kurumunun amacı, taşınmaz üzerindeki ayni hakları açıklamak olduğu göz önünde tutulursa, bu sicilin ilgili kişilerin incelemesine açık olması gerektiği kolayca anlaşılır.
24. 4721 sayılı Kanun’un 1020. maddesi; “Tapu sicili herkese açıktır.
İlgisini inanılır kılan herkes, tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini veya bunların örneklerinin verilmesini isteyebilir.
Kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez” hükmünü içermektedir.
25. Kamuya açıklık prensibinin sonucu olarak, ilgili her kişi sicili incelemek imkânına sahip olduğu için, bu imkânı kullanan kişi sicildeki kaydı göreceğinden, imkânı kullanmayan kişi ise gerekli özeni sarfetmiş olmayacağından kimse sicilde var olan bir kaydı bilmediği hususunda iyiniyet iddia edemez (Kemal Oğuzman, Özer Seliçi, Saibe Oktay Özdemir, Eşya Hukuku, İstanbul 2017, s. 154 vd.).
26. Dosya kapsamına göre 1971 yılında yapılan kadastro çalışması sonucu dava dışı Kamil Köken adına tespit ve tescil edilmiş olan, intikal ve satış işlemlerini takiben 23.12.2003 tarihinde dava dışı Murat Aydın tarafından satın alınan ve 19.03.2012 tarihinde de tapu kaydına orman şerhi işlenen 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazlar, 09.07.2013 tarihinde davacı tarafından satış suretiyle devralınmıştır.
27. Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı …, tapuda devir işlemi sırasında, söz konusu taşınmazların hukuken özel mülkiyete konu olamayacak yerlerden olduğunu bilecek durumdadır. Devlet, yeni malike (davacı) satın aldığı taşınmazların tapu kayıtlarının uyuşmazlık konusu ve mevcut kayıtların doğruluğunun an itibarıyla tartışmalı olduğunu, dolayısıyla söz konusu sicil kayıtlarını bu hâliyle değerlendirmesi gerektiğini 4721 sayılı Kanun’un 1020. maddesi uyarınca malikin bilgisine sunmuş bulunmaktadır. Bu itibarla taşınmazlara ait tapu kayıtlarına orman şerhi konulması nedeniyle oluşan zarar ile Devletin tapu sicilinin doğru tutulmamasından kaynaklanan zararlara ilişkin sorumluğu arasında bir sebep sonuç ilişkisi oluşmamıştır. Dolayısıyla somut olayda tapu sicili kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklı olarak Devlete karşı bir tazminat hakkının doğduğundan söz edilemez.
28. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında önceki malik açısından tazminata yönelik hakkın varlığı kabul edilirken, kötüniyetli olduğu kanıtlanamamış yeni malikin de bu haktan faydalanması gerektiği, somut olayda anılan şerhin tek başına taşınmazlar üzerinde özel mülkiyeti sona erdiren bir işlevinin bulunmadığı, zarar ile sorumluluk arasında illiyet bağını kesecek ölçüde zarar görenin ağır kusurunun olmadığı, bu nedenle direnme uygun olup, diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
29. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
30. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
B- Uyulan kısımlara yönelik temyiz talepleri yönünden yapılan incelemede;
31. Temyize konu bozma kararında yer alan ve “…1) Dava konusu 127 ada 19 parsel sayılı taşınmazın genel kadastro çalışmaları sırasında davacı murisi adına 1971 yılında tescil edildiği, üzerinde orman vasfında olduğuna dair kısıtlayıcı herhangi bir şerhin bulunmadığı, 19.03.2012 tarihinde taşınmazın orman tahdit sınırları içinde kaldığına dair şerh konulduğu ve davalı-karşı davacı … tarafından 07.02.2017 tarihinde tapusunun iptali ile Hazine adına tesciline karar verildiği, kararın yargılamanın devamında 11.09.2018 tarihinde kesinleştiği, dolayısıyla davacının mülkiyet hakkının daimi şekilde kısıtlandığı anlaşılmıştır.
4721 sayılı TMK’nın “Sorumluluk” kenar başlığını taşıyan 1007 nci maddesinde “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder” hükmü yer almakta olup, burada Devletin sorumluğu kusursuz sorumluluktur. Kusursuz sorumluluk tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescili sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Sicil tutma işleminden kaynaklanan uyuşmazlıklarda Borçlar Kanunu’nun haksız fiile ilişkin kurallarının da uygulanacağı kuşkusuzdur. Davacının istemi 4721 sayılı TMK’nın 1007 nci maddesinden kaynaklanan zarar olduğuna göre; istinaf incelemesinde taşınmazın niteliği ve zararın kapsamı değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi…” gereğine işaret eden bozma nedenine mahkemece uyularak bozma doğrultusunda işlem yapılmıştır. Bu durumda bozma kararına uyularak oluşturulan hüküm Özel Dairesince incelenmediğinden, bu hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için de dosya Özel Daireye gönderilmelidir.
VIII. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
I- A bendinde (§1-30) gösterilen gerekçelerle asıl ve birleşen dosyada davalı … vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA oy çokluğu ile,
II- B bendinde (§31) gösterilen gerekçelerle, uyulan kısımlar yönünden kurulan hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 5. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE oy birliğiyle,
12.03.2025 tarihinde kesin olarak karar verildi.
“KARŞI OY”
Hukuk Genel Kurulu (HGK) önüne gelen olayda uyuşmazlık, somut olayın koşullarında orman olması nedeniyle tapusu iptal edilen iki taşınmaza ilişkin olarak davacıya (taşınmaz malikine) tazminat ödenip ödenmeyeceği hususundadır.
Sayın çoğunluk, davacının taşınmazları satın aldığı sırada tapunun beyanlar hanesinde “orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir” şeklinde bir şerh bulunması nedeniyle tazminat hak kazanmayacağı sonucuna vararak Bölge Adliye Mahkemesinin aksi yöndeki direnme kararının bozulmasına hükmetmiştir.
Aşağıda açıklamış olduğumuz nedenlerle Bölge Adliye Mahkemesinin davacıya tazminat ödenmesi gerektiği yönündeki direnme kararının dosya kapsamına ve somut olayın özelliklerine daha uygun olduğunu düşündüğümüzden Sayın Çoğunluğun görüşüne katılmamız mümkün olmamıştır:
Dava konusu taşınmazlar 1971 yılında kesinleşen tesis kadastrosu ile zilyetlik hukuki sebebine dayalı olarak tarla vasfıyla … isimli kişi adına tapuya tescil edilmiştir. Kadastro tespit tutanaklarında taşınmazların otuz yıldan beri nizasız, fasılasız ve malik sıfatıyla …’in zilyetliğinde olduğu ve 5 yıl kadar önce … tarafından satın alındığı belirtilmiştir. Kadastro tutanaklarına ilişkin dava açılmamış olması nedeniyle tutanaklar kesinleşmiş ve taşınmazlar aynı yıl … adına tapuya tescil edilmiştir.
Öte yandan taşınmazlara ilişkin tapu sicilinin beyanlar hanesine 19.03.2012 tarihinde “orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir” şeklinde şerh konulmuştur.
Davacı …
(davacı) ise 09.07.2013 tarihinde taşınmazları tapuda satın almış ve kendi adına tescil ettirmiştir.
Davacının taşınmazları satın almasından sonra (25.11.2013 tarihinde) tapunun beyanlar hanesine bu kez -Yalova Orman İşletme Müdürlüğünün bir yazısına istinaden- “tapu iptali ve tescil için dava açılacaktır” şeklinde şerh konulmuştur.
Diğer taraftan dava konusu taşınmazların bulunduğu bölgede 2012 yılında başlayan orman sınırlarının ve orman vasfını kaybeden yerlerin tespitine dair orman kadastro çalışmaları 19.07.2013 tarihinde tamamlanmış ve 09.09.2013 tarihinde ilan edilmiştir.
Davacı, askı ilan süresi içinde (09.10.2013 tarihinde) Yalova Kadastro Mahkemesine (Kadastro Mahkemesi) dava açarak; dava konusu taşınmazlara ilişkin orman kadastro komisyonları tarafından yapılan tespitin hatalı olduğunu, taşınmazların orman vasfında değil tarım arazisi (tarla) niteliğinde yerler olduğunu ileri sürmüş ve taşınmazların orman sayılmayan yerlerden olduğunun tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
Kadastro Mahkemesi 24.09.20214 tarihinde, dava konusu taşınmazların niteliğine ilişkin bilirkişi raporlarını hükme esas alarak taşınmazların orman vasfında olduğu sonucuna varmış ve davanın reddine karar vermiştir. Anılan karar davacı tarafından temyiz edilmekle Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesince 07.12.2015 tarihli kararla -vekâlet ücreti bakımından düzeltilmek suretiyle- onanmıştır. Davacının karar düzeltme talebi de aynı Dairenin 10.10.2016 tarihli kararıyla reddedilmiş; böylelikle hüküm bu tarihte kesinleşmiştir.
Davacı bu kez 07.12.2016 tarihinde; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 1007. maddesine dayalı olarak tazminat davası açmıştır. Dava dilekçesinde; taşınmazların öncesinde herhangi bir sınırlama bulunmamasına rağmen 09.09.2013 askı tarihli orman kadastro komisyon kararı ile orman olarak belirtilen yerlerden sayıldığını ileri sürülerek tazminat isteminde bulunulmuştur.
Diğer taraftan birleşen (2017/44 Esas sayılı) dosyada, … (Orman İdaresi); davalı adına tapuda kayıtlı bulunan söz konusu taşınmazların Kadastro Mahkemesinin kesinleşen kararına göre orman niteliğinde olduğunu ve bu taşınmazların kesinleşmiş orman tahdit sınırları içerisinde kaldığının belirlendiğini, ancak kadastro çalışmaları sırasında hatalı olarak tespit gördüğünü ve yolsuz olarak davalı adına tescil edildiğini ileri sürerek taşınmazların tapu kaydının iptal edilerek orman niteliğiyle Hazine adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep etmiştir.
İlk Derece Mahkemesince; dava konusu taşınmazların tapusunun iptali istemiyle Orman İdaresince açılan davanın, davacı tarafından açılan tazminat davası ile birleştirilmesine karar verilmiştir. Mahkemece yapılan yargılama sonucunda; Orman İdaresinin davasının kabulü ile taşınmazların davalı adına olan tapu kayıtlarının iptali ile orman vasfıyla Hazine adına tapuya kayıt ve tesciline, ayrıca davacının davasının kabulü ile 403,660,20 TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı Hazineden alınarak davacıya ödenmesine karar verilmiştir.
Hükmün davalı … tarafından temyiz edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince direnme kararına konu olan taşınmazlar bakımından Hazine vekilinin istinaf başvurusunun reddine karar verilmiş; buna karşılık direnme kararına konu olmayan bir başka taşınmaz hakkında verilen hükümde isabetsizlik bulunduğundan bahisle İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden hüküm tesis edilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın davalı … davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 5. Hukuk Dairesince tüm taşınmazlara ilişkin tazminat istemleri yönünden hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Bu bağlamda Daire, direnme kararına konu taşınmazlar bakımından; tapunun beyanlar hanesine şerh işlendikten sonra ve bu şerhi görmesine rağmen taşınmazı devralan davacının iyiniyetli olduğundan ve dürüst davrandığından söz edilemeyeceği, davacının tapusunun iptali sebebiyle bir zararının oluştuğu kabul edilse bile bu zararın tapu sicil kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklandığının söylenemeyeceği gibi zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağının varlığından da bahsetmenin mümkün olmayacağı değerlendirmesinde bulunarak direnme kararına konu taşınmazlar bakımından açılan tazminat davasının reddine karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesince, söz konusu taşınmazlara ilişkin olarak önceki hükümde direnilmesine karar verilmiştir. Kararda taşınmaz üzerinde bulunan şerhin illiyet bağını kesmediğine, zira taşınmazın orman sınırları içine alındığına dair şerhin taşınmazın alım satımına veya devrine engel olmadığına değinilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi ayrıca orman kadastrosu komisyon kararının ilanı, bu ilandaki tespitlere yönelik açılan itiraz davasında verilen kararın kesinleşmesi sonrasında tapu iptal ve tescil davasının açılması, dava konusu taşınmazlarda devir ve temlikin engellenmesi için ihtiyati tedbir talebinde bulunulması ve davacı adına olan tapu kayıtlarının iptali ile orman vasfıyla Hazine adına tescili süreçlerinin; davacının dava konusu taşınmazları satın alma suretiyle tapu maliki olmasının ardından gerçekleşmesine dikkat çekmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesine göre önceki malik açısından tazminata yönelik hakkın varlığı kabul edilirken, kötüniyetli olduğu kanıtlanamamış yeni malikin bu haktan faydalanmaması gerektiğinin kabulü hakkaniyetli bir sonuç değildir. Davacının orman şerhi konulmasına rağmen niteliği henüz kesinleştirilmemiş, ilanı yapılmamış, itiraz ve dava yolları neticelenmemiş taşınmazı satın almasında zarar ile illiyet bağını kesecek yoğunlukta kötüniyeti olduğuna dair bir durum ortada olmadığından tazminat davasının kabulüne karar verilmelidir.
Eldeki davada davacının tazminat isteminin hukuki dayanağı TMK’nın 1007. maddesidir. Anılan maddenin 1. fıkrasında “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur.” hükmüne yer verilmiştir.
Tapu sicili, ayni haklarda aleniyet prensibine hayat vermek ve hukuki işlem güvenliğini sağlamak amacıyla tutulan resmî kayıtlar olarak tanımlanabilir. Taşınmazlara ilişkin hak ve işlem güvenliğinin tesis ve temin edilebilmesi bakımından tapu sicil kayıtlarını tutma ödevi Devlet tarafından üstlenilmiştir. Bu çerçevede taşınmazlar üzerindeki ayni hakkın herkese karşı ileri sürülebilmesi, taşınmaz üzerinde hak iktisap edecek kişilerin hakkın sahibi ve taşınmazın hukuki durumu hakkında bilgi sahibi olması ihtiyacı, taşınmaz üzerindeki ayni haklar bakımından devletin sorumluluğunda tutulan tapu siciliyle sağlanmıştır.
Ülke genelinde taşınmazlarla ilgili olarak sağlıklı bir hukuk düzeninin inşası, kamu mallarının korunması ve kişilerin mülkiyet haklarının zedelenmemesi bakımından tapu sicili kayıtlarının gerçek hak ve hukuki duruma uygun tutulması gerekir. Hukuk Genel Kuruluna göre de Devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan öteki unsur da topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamıştır (HGK’nın 17.11.2020 tarihli ve E.2020/(20)16-136, K.2020/895 sayılı kararı).
Bu nedenle koyucu bizzat Devlet eliyle tutulan tapu sicilindeki kayıtlarının doğruluğuna güvenen kişilerin bu güven yüzünden uğradığı zararlardan Devletin sorumlu olduğunu kabul etmiştir. Esasında TMK’nın 1007. maddesinde öngörülen sorumluluk ile kişilerin tapu siciline duydukları güvenin sürekliliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Hukuk Genel Kurulu da taşınmazda Devletin tapu sicilini tutmasının, hak ve işlem güvenliğinin sağlanabilmesinin bir güvencesi niteliğinde olduğunu vurgulamış, ancak sistemin tam olarak yerine getirilmesinin, tapu siciline duyulan güvenin sürekliliğine bağlı olduğuna dikkat çekerek TMK’nın 1007. maddesinde kanun koyucunun sicilin doğru tutulduğuna güvenenlerin, sicilin yolsuz tutulmasından dolayı uğradıkları zararların Devlet tarafından ödeneceği ilkesini düzenleyerek güveni sağlamayı amaç edindiğini belirtmiştir (HGK’nin 17.11.2020 tarihli ve E.2020/(20)16-136, K.2020/895 sayılı kararı).
Tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu aslidir. Bu bağlamda tapu sicilinin yolsuz tutulması sebebiyle meydana gelen zarar, tapu memurunun veya denetim makamının kusurundan kaynaklansa da Devlet bu zarardan birinci derecede sorumludur. Nitekim Hukuk Genel Kurulu da bir kararında “Devlet’in tapu sicilini çok düzgün tutması ve taşınmazların durumunu tespit ve tescil bakımından gerekli düzenlemelerin yapılarak açık hâle getirilmesi konusuna büyük önem verilmiş, bu sicillerin Devlet memurlarınca tutulmasından ileri gelecek bütün zararlardan dolayı vatandaşlara karşı fer’î değil, aslî bir sorumluluk yüklenmiştir.” değerlendirmesinde bulunmuştur (HGK’nın 13.12.2022 tarihli ve E.2020/(20)8-16, K.2022/1720 sayılı kararı).
Öte yandan burada öngörülen sorumluluk tamamen objektif nitelikte bir sorumluluktur. Bir başka ifadeyle Devlet, tapu sicilinin tutulması nedeniyle oluşan zararlardan kusursuz olarak sorumludur. Yine bu sorumluluk tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararları kapsar. Hukuk Genel Kuruluna göre de Devletin sorumluluğundan söz edebilmek için, tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin ve bununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekle birlikte, eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir önemi yoktur. Başka bir deyişle Devletin sorumluluğu, kusursuz bir sorumluluktur. Dolayısıyla Devletin “tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğuna” ilişkin olarak, kusursuz sorumluluk/ağırlaştırılmış sebep/ağırlaştırılmış objektif sorumluluk/tehlike sorumluluğa ilişkin kurallar uygulanır (HGK’nın 13.12.2022 tarihli ve E.2020/(20)8-16, K.2022/1720 sayılı kararı).
Sorumluluk hukukunun tarihsel gelişim süreci içerisinde, kusur sorumluluğundan kusursuz sorumluluğa uzayan bir yol izlenir. Tazminat yükümlülüğünü kusura dayandırmak, önceleri adalete uygun ve yeterli görülmekte iken, modern hayatla birlikte zarar olasılıklarını çoğaltan gelişmelerle birlikte zarar görenlere etkili bir koruma sağlamada elverişsiz ve dolayısıyla adaleti sağlama bakımından yetersiz kalmaya başlamıştır.
Bu sorumluluk türünün özel görünümlerinden biri olan tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu, tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescil sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür.
Burada, kusursuz sorumluluğun dayanağı, tapu siciline bağlı büyük çıkarların ve yanlış tesciller sonucunda sicile güven ilkesi yüzünden ayni hakların yerinin doldurulmaz biçimde değişmesi ve bu hakların sahiplerinin onlardan yoksun kalmaları tehlikesinin varlığı ile açıklanabilir. Görüldüğü üzere, tapu sicilinin tutulmasını üzerine alan Devlet, tapu siciline tanınan güvenden ötürü, hak durumuna aykırı kayıtlardan doğan tehlikeyi de üstlenmektedir. Tapu sicil müdür ya da memurunun kusuru olsun olmasın, tapu sicilinin tutulmasında kişilerin mameleki çıkarlarını koruyan hukuk kurallarına aykırı davranılmış olması yeterlidir. Kusurun varlığı ya da yokluğu Devletin sorumluluğu için önem taşımamakta, sadece TMK’nın 1007. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, Devletin memuruna rücu hâlinde iç ilişkide etkisi söz konusu olmaktadır.
Buna göre Devlet (İdare), illiyet bağının kesildiğini ispat etmediği sürece sorumluluktan kurtulamaz. İlliyet bağının kesilebilmesi için zarar görenin ağır kusurunun bulunması veya üçüncü bir kişinin illiyet bağını kesebilecek nitelikte ağır kusurunun olması ya da hakkında zarar doğuran sonucun meydana gelmesinde öngörülemeyen hâlin bulunması gerekir (HGK’nın 13.12.2022 tarihli ve E.2020/(20)8-16, K.2022/1720 sayılı kararı).
Somut olayda, davacının tapuda tarla vasfıyla kişi adına kayıtlı iki ayrı taşınmazı satın almasına müteakip Orman İdaresince açılan dava sonucunda taşınmazların orman vasfında olmaları nedeniyle tapularının iptal edilmesi söz konusudur. Davacı, tapuda satın aldığı taşınmazlar üzerindeki mülkiyetinin sona ermesi sebebiyle TMK’nın 1007. maddesine göre tazminat talep etmektedir.
Bu bağlamda ilk olarak Hukuk Genel Kurulunca; tapu işlemlerinin kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olarak nitelendirildiği ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan bu kayıtlarda yapılan hatalardan TMK’nın 1007. maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabul edildiği hatırda tutulmalıdır (HGK’nın 16.06.2010 tarihli ve E.2010/4-349, K.2010/318 sayılı kararı). Buna göre kadastro tespiti ile kişiler adına oluşan tapu kayıtlarının taşınmazların kamu malı niteliğinde olması sebebiyle iptal edildiği durumlarda, Devletin tazminat sorumluluğunun TMK’nın 1007. maddesi uyarınca olduğunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Somut olayda; Sayın Çoğunluk, taşınmazları satın aldığı sırada tapu kayıtlarında “orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir” şeklinde şerh bulunması dolayısıyla davacının taşınmazların orman vasfında olduğunu bilebilecek durumda olduğunu, zira tapu sicilinin ilgililerine açık olduğunu belirterek davacının iyiniyetli olarak kabul edilemeyeceğini değerlendirmiş ve tazminata hak kazanamayacağı sonucuna ulaşmıştır.
Oysa ki yukarıda da değinildiği üzere TMK’nın 1007. maddesi uyarınca, tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Bu bağlamda temel hareket noktası davacının taşınmazı satın alırken iyiniyetli olup olmadığı değil, uğradığı zarar ile Devletin kusursuz sorumluluğu arasındaki illiyet bağını kesecek unsurların bulunup bulunmadığıdır. Buna göre somut olayın özelikleri itibarıyla davacının zarara uğramasında kendi ağır kusurunun olup olmadığı irdelenmelidir.
Bu çerçevede ilk olarak dava konusu iki taşınmazın 1971 yılında kesinleşen tesis kadastrosu ile kişiler adına tarla vasfıyla tapuya tescil edildiği gözardı edilmemelidir. Taşınmazlar kamu makamlarının gerçekleştirdiği kadastro işlemi sonunda tapuya tescil edilmiş, kadastro tespitinin ilanı sürecinde ilgili kamu tüzel kişileri (Hazine veya Orman İdaresi) tespite itiraz etmeyerek ve taşınmazların esasında orman vasfında olduğunu ileri sürmeyerek bunların özel mülke konu edinilmesini önlememiş; bu durum, taşınmazların gerçek kişi adına tapuya tescil edilmelerine sebebiyet vermiştir.
Kadastro tespitinden sonra da taşınmazlar uzun yıllar boyunca özel mülk statüsünde bulunmaya devam etmiştir. Bu bağlamda 19.03.2012 tarihine kadar taşınmazların ormanla ilgisinin olduğu yönünde hiçbir kayıt tapu siciline işlenmiş değildir. Anılan tarihte ise taşınmazlara ilişkin tapu sicilinin beyanlar hanesine “orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir” şeklinde şerh konulmuştur. Ne var ki bu şerh, tek başına dava konusu taşınmazların hukuki olarak orman niteliğinde olduğu anlamına gelmemekte; dahası taşınmazlar üzerindeki özel mülkiyeti sona erdiren bir işleve sahip bulunmamaktadır.
Bu çerçevede özellikle söz konusu şerhin verildiği 2012 yılında, yörede yapılan orman sınırlarının ve orman vasfını kaybeden yerlerin tespitine dair orman kadastro çalışmalarının henüz tamamlanmamış ve ilan edilmemiş olduğunun altı çizilmelidir. Söz konusu çalışmalar davacının taşınmazı satın almasından (09.07.2013) sonra 19.07.2013 tarihinde tamamlanmış ve 09.09.2013 tarihinde ilan edilmiştir. Dolayısıyla davacının taşınmazları satın aldığı sırada her ne kadar taşınmazların tapu sicil kaydının beyanlar hanesinde “orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir” şeklinde şerh varsa da taşınmazların orman niteliğinde olduğu yönünde hukuki bir kesinlik bulunmamaktadır.
Nitekim davacının taşınmazların orman sınırları içine alınması yönündeki orman kadastrosuna karşı -askı ilan süresi içinde- itiraz davası açtığı; Kadastro Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda, taşınmazların niteliğine dair yapılan incelemede orman vasfında olduklarının anlaşılması nedeniyle davanın reddine karar verildiği ve hükmün 10.10.2016 tarihinde kesinleştiği görülmektedir. Buna göre dava konusu taşınmazların hukuki olarak orman vasfında olduğu hususu ancak 10.10.2016 tarihi itibarıyla kesinlik kazanmıştır. Dolayısıyla davacının taşınmazları orman vasfında olduğunu bilerek satın aldığını söylemek mümkün değildir. Bu nedenle salt tapu kaydının beyanlar hanesinde yer alan ve hukuki bir kesinlik içermeyen “orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir” şeklindeki şerhin varlığından bahisle davacının taşınmazları satın aldığı sırada kötüniyetli olduğunu kabul etmek uygun görünmemektedir.
Bu bağlamda somut olayın koşullarında, tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin kusursuz sorumluluğuna ilişkin olarak; zarar ile sorumluluk arasındaki illiyet bağını kesecek ölçüde zarar görenin (davacının) ağır kusurlu olmadığı kabul edilmelidir.
Diğer yandan Hukuk Genel Kuruluna göre tapu sicilinin tutulmasında kişi çıkarlarının korunması bakımından uyulması gereken kurallar tapu mevzuatı ile sınırlı olmayıp, bu mevzuat dışındaki hukuk kurallarına ve hukukun genel ilkelerine de uyulması gerekmektedir. Tapu müdür ya da memurlarının ihlâl ettikleri hukuk kuralları ister genel olsun ister salt sicilin tutulmasıyla ilgili olsun her iki hâlde de ortaya çıkan sonuç tapu sicilinin hukuka aykırı tutulmuş olmasıdır. Bu nedenle sicilin hukuka uygun tutulması kavramı tapu mevzuatına uygunlukla sınırlı bir kavram olmayıp, hukukun genel ilkelerine uygunluk da gerekmektedir. Bunun dışına çıkan her hukuka aykırı davranıştan Devletin sorumluluğu asıldır (HGK’nın 17.11.2020 tarihli ve E.2020/(20)16-136, K.2020/895 sayılı kararı).
Bu kapsamda somut olayda davacının tapuda satın aldığı ve satım tarihi itibarıyla 40 yılı aşkın bir süredir tarla vasfıyla tapuya tescil edilmiş olan taşınmazların esasında orman niteliğinde olmaları sebebiyle tapusunun iptal edilmesi, buna karşılık davacıya herhangi bir tazminat ödenmemesinin Anayasanın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı yönünden de incelenmesi gerekmektedir.
Anayasanın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkı, kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, onun semerelerinden yararlanma ve ondan tasarruf etme olanağı veren bir haktır (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013). Dolayısıyla malikin mülkünü kullanma, mülkün semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanması mülkiyet hakkına müdahale teşkil eder (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B. No: 2014/1546, 2/2/2017).
Somut olayda davacı adına tapuda tarla vasfıyla kayıtlı olan taşınmazların orman niteliğinde olduğundan bahisle tapuları iptal edilmiştir. Davacının tapusunun iptal edilmesi, mülkiyet hakkına yönelik mülkten yoksun bırakma şeklinde bir müdahaledir. Anayasanın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin Anayasaya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı amacı taşıması ve ayrıca -Anayasanın 13. maddesi gereğince- ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir.
Ölçülülük ilkesi uyarınca, kişilerin mülkiyet hakkının sınırlandırılması hâlinde elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin hakları arasında adil bir dengenin kurulması gerekmektedir. Bu adil denge, kişilerin şahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit edilmesi durumunda bozulmuş olacaktır (Arif Güven, B. No: 2014/13966, 15/2/2017). İdarenin ölçülülük bağlamında iyi yönetim ilkesine uygun hareket etme yükümlülüğü bulunmaktadır. İyi yönetim ilkesi, kamu yararı kapsamında bir konu mevzubahis olduğunda kamu otoritelerinin uygun zamanda, uygun yöntemle ve her şeyden önce tutarlı olarak hareket etmelerini gerektirir (Kenan Yıldırım ve Turan Yıldırım, B. No: 2013/711, 3/4/2014). Bu bağlamda idarelerin kendi hatalarının sonuçlarını gidermeleri ve bireylere yüklememeleri gerekir (Reis Otomotiv Ticaret ve Sanayi A.Ş. [GK], B. No: 2015/6728, 1/2/2018).
Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan malların korunması amacıyla mülkiyet hakkına müdahale edilmesi meşru olmakla birlikte bu kamusal külfetin tamamının mülk sahiplerine yüklenemeyeceği gözardı edilmemelidir (AYM, E.2009/31, K.2011/77, 12/5/2011). Kamuya ait orman ve diğer malların korunmasındaki kamu yararı amacı ile kişilerin mülkiyet hakkı arasında makul denge, mülkiyetine müdahale edilen kişiye tazminat ödenmesi veya zararının başka yollarla telafi edilmesi şartıyla sağlanabilir.
Somut olayda Sayın Çoğunluk; davacının tarla vasfında iken tapu yoluyla satın aldığı taşınmazların tapu sicil kaydının beyanlar hanesinde yer alan “orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir” şeklindeki şerh sebebiyle -taşınmazların tapu kaydı iptal edilmesine rağmen- davacıya tazminat ödenmemesinde hukuka aykırılık görmemiştir.
Oysa ki Hukuk Genel Kurulunca da ifade edildiği üzere Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Aksi düşünce tarzının, devletin verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek hiçbir karşılık ödemeksizin iptalinin istenmesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir tutum oluşturacaktır (HGK’nın 17.11.2020 tarihli ve E.2020/(20)16-136, K.2020/895 sayılı kararı).
Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bir taşınmazın orman veya kıyı kenar çizgisi ya da başka bir kamu alanında olduğu gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesinin, hukuken öngörülebilir olup kamu alanlarının korunmasına yönelik kamu yararına dayalı meşru bir amaç da içerdiğini kabul etmekle birlikte; mülkiyet tespitine ilişkin hukuki hatalar nedeniyle tapuların iptal edilerek kişilerin mülkiyetlerinden yoksun bırakıldıkları başvurular bakımından istikrarlı olarak -hiçbir tazminat ödenmemesini haklı gösterecek herhangi bir istisnai durum da bulunmadığı hâlde- bir tazminat ödenmeksizin bireylerin tapu kayıtlarının iptal edilmesi şeklindeki mülkiyetten yoksun bırakmaya yol açan müdahalenin kamunun yararı ile bireylerin hakları arasında olması gereken adil dengeyi bozduğu ve bu müdahalelerin başvurucuları aşırı bir yük altına soktuğu kanaatine vararak başvurucuların mülkiyet haklarının ihlâl edildiğine karar vermektedir (bkz. N.A. ve diğerleri/Türkiye, B. No: 37451/97, 11/10/2005; Rimer ve diğerleri/Türkiye, B. No: 18257/04, 10/3/2009).
Anayasa Mahkemesi de taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesine rağmen tazminat ödenmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlâl edildiği iddiasına ilişkin bir bireysel başvuruda tapu kaydında yer alan “davalıdır” şeklindeki şerhin tazminata hak kazanmaya engel olduğu yönündeki yaklaşımı inceleme konusu yapmıştır. Karara konu olayda kadastroda gerçek kişi adına tespit edilen ve tapuya tescil edilen bir taşınmaz söz konusudur. Hazine tarafından bu taşınmazın kıyı kenar çizgisinin içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesi ve tespit dışı bırakılması istemiyle dava açılmış ve Mahkeme tarafından yazılan yazıya istinaden Tapu Sicil Müdürlüğü tarafından tapu sicilinin beyanlar hanesine “davalıdır” şerhi işlenmiştir. Sonrasında taşınmaz başvurucu tarafından satın alınmış, bilahare Mahkemece taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesine hükmedilmiştir. Akabinde başvurucunun TMK’nın 1007. maddesi uyarınca açtığı tazminat davası anılan şerhe dayanılarak reddedilmiştir.
Anayasa Mahkemesi söz konusu olay bağlamında tapu siciline güven ilkesinin iyi niyetli üçüncü kişilerin haklarının korunması amacına yönelik olduğunu, bu ilkeden tapu kayıtlarını doğru bir biçimde oluşturma ve tutma sorumluluğunda olan kamu otoriteleri lehine sonuçlar çıkarılmasının Anayasa’nın 35. maddesiyle bağdaşan bir yorum olmadığını ifade etmiştir. Mahkemeye göre kamu otoriteleri, iyi niyetli üçüncü kişi olmadığı gibi bu kayıtları bizzat oluşturan ve tutanlardır. Kamu otoritelerinin oluşturduğu kaydın hatalı olması nedeniyle doğan sorumluluğundan başvurucunun tapunun iptal edileceğini öngörebileceğine atıfla kurtulması düşünülemez. Devletin hatalı olarak oluşturduğu tapunun alış ve satış işlemlerine konu edilmesi hukuken yasak değildir. Salt “davalıdır.” kaydı bulunan taşınmazın başka bir kişiye satılmış olması, tapu sicilini doğru oluşturma sorumluluğunu ihlâl etmesinin sonuçlarına katlanmaktan devleti kurtarmamalıdır.
Mahkemece, sonuç olarak olarak müdahaleyle başvurucuya aşırı bir külfet yüklenmiş olup başvurucunun mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu anlaşıldığından mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz olduğu kanaatine varılmış ve mülkiyet hakkının ihlâl edildiğine karar verilmiştir (Fener Maden Yapı İnşaat Otelcilik Turizm ve Ticaret Ltd. Şti. [2.B.], B. No: 2019/4977, 24/11/2021).
Bu itibarla somut olayın koşullarında; esasında orman niteliğinde bulunması sebebiyle tapusunun iptaline karar verilen davacının, tapuda tarla vasfıyla tescil edilmiş olan taşınmazları satın aldığı sırada tapunun beyanlar hanesinde “orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir” şeklindeki şerh nedeniyle TMK’nın 1007. maddesi kapsamında tazminata hak kazanamayacağı yönündeki yaklaşımın anılan maddede öngörülen Devletin tapu sicil kayıtlarının tutulması nedeniyle kusursuz sorumluluğuna ilişkin düzenlemenin yanı sıra Anayasanın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağdaşmadığı değerlendirilmektedir.
Son olarak bu tür durumlarda taşınmaz üzerinde mülkiyeti sona erdirilen kişilere ödenecek tazminata ilişkin de bazı hususlara değinilmesinde yarar bulunmaktadır. Tapu sicilinin tutulması nedeniyle TMK’nın 1007. maddesi bağlamında Devletin sorumlu tutulabilmesi için tapu sicilinin hukuka aykırı tutulması sebebiyle bir zararın doğmuş olması gerekmektedir. Esasında zarar, sorumluluğun ve dolayısıyla tazminat yükümlüğünün en önemli unsurunu oluşturmaktadır. Buradaki zarar, maddi zarardır, bu çerçevede tapu sicilinin tutulmasından dolayı manevi olarak zarara uğrandığı yönündeki dava ve istemlerin anılan kanun hükmü gereğince kabulü mümkün değildir.
Tapu sicilinin hukuka aykırı tutulmasıyla gerçekleşen maddi zararın kapsamına; bir ayni hakkın kaybedilmesi sebebiyle maruz kalınan külfetin de dahil olduğu açıktır. Bu kapsamda Devletin sorumluluğu bakımından zararın miktarının belirlenmesi gerekir. Devletin sorumluluğu bakımından zarar miktarının tespiti, tazminat miktarının belirlenebilmesi için zaruridir. Zira devletin sorumluluğu kapsamında tazmin edilecek miktar, zarar miktarını geçemez (Pekmez, C. (2013). Tapu Sicilinin Tutulmasından Devletin Sorumluluğu. XII Levha, İstanbul, s. 135-136.)
Önemle vurgulamak gerekir ki; tapu kaydının iptali ve/veya taşınmaza ilişkin mülkiyetin kaybedilmesi nedeniyle, tapu (taşınmaz) sahibinin gerçek zararı neyse bu zararı telafi etme bağlamında ödenecek tazminatın miktarı da o kadar olmalıdır. Gerçek zarar; tapu kaydının iptali ve/veya mülkiyetin kaybedilmesi nedeniyle tapu malikinin mal varlığında meydana gelen azalmadır. Buna göre tazminat miktarı, zarar verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı, zarar görenin mal varlığı ne durumda olacak idiyse, aynı durumun tesis edilebileceği tutarda olmalıdır (HGK’nın 05.03.2003 tarihli ve E.2003/19-152, K.2003/125 sayılı; 29.09.2010 tarihli ve E.2010/14-386, K.2010/427 sayılı; 15.12.2010 tarihli ve E.2010/13-618, K.2010/668 sayılı kararları).
Elbette zarara uğrayan kişinin gerçek zararının tespitinde ve buna göre bu zararı telafi edecek tazminat tutarının belirlenmesinde esas alınacak değerlendirme tarihi, zararın meydana geldiği tarihtir. Bu anlamda bir taşınmaz üzerindeki mülkiyetin, kişi adına oluşan tapu kaydının iptali suretiyle sona erdirildiği durumlarda; bu mülkiyetin kaybı nedeniyle ödenecek tazminatın tespitinde taşınmaz üzerindeki mülkiyetin kaybedildiği tarih dikkate alınmalıdır.
Öte yandan ödenecek tazminatın belirlenmesinde, taşınmazın mülkiyetinin kaybedildiği tarihteki vasfına göre bir inceleme yapılmalıdır. Bu kapsamda “değerlendirme tarihi” itibariyle taşınmazın niteliği arazi ise net gelir metodu yöntemi ile, taşınmaz arsa vasfında ise değerlendirme gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre hesaplanması suretiyle gerçek zarar (değer) belirlenmelidir.
Buna göre kişiler adına tapuda tescil edilmiş olan taşınmazların tapusunun taşınmazın esasında kamu malı olması nedeniyle iptal edildiği ve taşınmaz üzerindeki özel mülkiyetin bu suretle sona erdirildiği durumlarda kişilere TMK’nın 1007. maddesi kapsamında ödenecek tazminat tutarı belirlenirken taşınmazın gerçek değerini etkileyen olumlu/olumusuz tüm etmenler göz önüne alınmalıdır.
Bu kapsamda taşınmazın tapu kaydının üzerinde bulunan şerhlerin de taşınmazın değerini önemli ölçüde etkileme işlevi bulunmaktadır. Örneğin taşınmazın tapu kaydında yer alan “orman sınırları içinde olduğu”, “kıyı kenar çizgisi içinde olduğu”, “doğal ya da arkeolojik sit alanında olduğu” ve “üzerinde ipotek bulunduğu” gibi şerhler taşınmazın değerini büyük oranda düşürmektedir. Dolayısıyla bu tür durumlarda taşınmazın arsa veya arazi vasfına göre belirlenecek değeri üzerinden bu şerhler nedeniyle ortaya çıkan eksilmenin tenkis edilmesi ve tazminat miktarının buna göre belirlenmesi gerekmektedir.
Nitekim AİHM’de mülkiyet hakkının her olayda tam tazminat ödenmesini garanti etmediğini, kamu menfaatinin meşru amaçlarının bazı hâllerde -büyük ekonomik reformlar gibi- taşınmazın gerçek bedelinin altında tazminatı müstahak kılabileceğini ifade etmektedir (Vistiņš ve Perepjolkins/Letonya [BD], B. No: 71243/01, 25.10.2012).
Somut olayda davacı söz konusu taşınmazları satın aldığı sırada taşınmazların tapu kaydının beyanlar hanesinde “orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir” şeklinde şerh bulunduğundan tarla vasfındaki taşınmazın değerinde bu şerh nedeniyle meydana gelen eksilmenin tespit edilerek bu tutarın tenkis edilmesi suretiyle davacının uğradığı gerçek zararın belirlenmesi ve bu tutarın tazminat olarak ödenmesi yoluna gidilmelidir.
Bu itibarla Bölge Adliye Mahkemesinin davacıya tazminat ödenmesi gerektiği yönündeki direnme kararının onanması ve fakat hükmedilen tazminatın yukarıda değinilen esaslar çerçevesinde incelenmek üzere dosyanın Yargıtay 5. Hukuk Dairesine gönderilmesine karar verilmesi gerektiği kanaatinde olduğumuzdan Sayın Çoğunluğun hükmün bozulması yönündeki kararına katılmıyoruz.